tesettür ve felsefe

tesettür ve felsefe

 (agy, S.127). Organik alan, Bertalanffy’nin sisteminde, anorganik varlık formunun üstünde biçimlenen ve çok çeşitli özel yasaların (kategorik dönüşüm, değişim, yenilenme, bağlılaşma, güçlülük vb.) hüküm sürdüğü bir alandır. Hartmann da bu konuda 19 adet "organolojik" kategori ayırır (teklik, biçim verici ilkeye sahip olma, türsel yaşama, ölüm ve doğum, ereklilik, kalıtım yoluyla gelişme vb.).
Hartmann ve Bertalanffy'de olduğu gibi, yaşamayı ve canlılığı kategoriler aracılığıyla belirtmek isteyen tabaka öğretilerinde, daha sonra antropolojik bir yaklaşımla, insanın hayvansal öngelişiminden yola çıkılarak ve buna dayanılarak, psişik ve giderek tinsel gelişiminin nitelik ve sınırlan, canlılığın nitelik ve sınırları ile koşutluk içinde çözümlenmek islenir.
3.Ereklilik
Bertalnffy'nin sistem teorisi,tesettür bir başka bakımdan da açıklayıcı güce sahiptir. Onun teorisindeki formel sistem kavramından, vitalist ve ilgili olarak metafiziksel kanıtlamalardan çıkarılamaz görünen bir çok kavram rahatça çıkanlabilir. Bunlardan biri de ereklilik ve ilgili olarak e§değer-ereklilik (Aquifinalite) kavramıdır. Kuşkusuz daha önce Sap-pet (Doğa Felsefesi, 1928), organik alanda "mekanizmin ve vitalizmin ötesinde" bir şey olarak bir "ereğe ulaşma etkinliği'nin kabul edilebilir olduğuna işaret etmiştir. Bertalanffy, kendi genel kanıtlama yolu üzerinde, vitalizmin üzerinde bunca titizlikle durduğu, ama vitalizm karşıt-lannca açıklanamaz, tersine problematik sayılan ereklilik konusunda, mekanist ve vitalist tutumlan "metafiziksel yorumlar" sayarak reddeden bir başka tutum geliştirir. Ona göre, ereklilik, ne mekanistlerin katı nedenselcilikleriyle reddedilebilir, ne de vitalistlerin organizmayı ["özerk" görmeleriyle açıklanabilir. Bertalanffy, burada, aslında dife-;yan biçimi olarak da görülebilecek olan j"nü ortaya atar. Buna göre organizma-şlik"leri, artık nedensel yoldan açıkla-
BAVINK, B., Ergehnisse und Probleme der Naturwissenschaften. Eine Einführung in die heutige Naturphilosophie, 1954, 10.baskı.
BENSE, M., Der Begriff der Naturphilosophie, 1953.
BERTALANFFY, L.v.. an outline of General System Theory. In: Brit. Journal Philosophy and Science, 1950, s. 134-165 (Bkz: Teoman Duralı, Canidar Sorununa Giriş, Remzi Kitabevi, 1987 -çev-).
BÜCHEL, W., Philosophische Probleme der Physik, 1965.
DIEMER, A., Naturphilosophie, in: Grundrisse der Philosophie, cilt 2: Die philosophischen Sonderdisziplinen, 1964.
DINGLER, H., Grundriss der methodischen Philosophie, 1949.
DINGLER, H., Das physikalische Weltbild, In: Zeitschrift für philosophische Forshung, sayı 4, 1951.
HARTMANN, M., Einführung in die allgemeine Biologie und ih-re philosophischen Grund- und Grenzfragen (Sammiung Göschen), 1956.
HARTMANN, M., Die philosophischen Grundlagen der Natur-wissenschaften. Erkenntnistheorie und Methodologie, 1959, 2.baskı.
HARTMANN, N., Philosophie der Natur. Abriss der speziellen Kategorienlehre, 1950.
HEISENBERG, W., Das Naturbild der heutigen Physik, 1963,11. baskı.
HEISENBERG, W., Physik und Philosophie, 1959 (Türkçeye Yılmaz Öner tarafından "Fizik ve Felsefe" adıyla çevrilmiştir -çev-).
HEMPEL, C.G., Philosophy of Natura! Science, 1966.
JUHOS, B., Die Erkenntnis und ihre Leistung. Die natunvissens-chaft/iche Methode, 1950.
MARCH, A., Das Naturbild der heutigen Physik, 1960, 2.baskı.
veya çok genel kategori sistemleri içinde biraraya toplanan olguig derme çatma bir kompleksiydi. Bilimsel doğruluk öylesine sıradan bilirdi ki, örneğin Nicolaus Cusanus'un sözcükleriyle "her parçasında^ bütünün fışkırdığı" bir şeydi (ex omnibus partibus relucet totum). sağın bulgu bile bir kozmoloji içermekteydi. Bir bilimsel olgudan genel bir yasaya geçme, bu olgu ne kadar büyük önem taşırsa taşısın, di-siplinsizce ve rastlantısaldı. Bilimsel olgular üzerine yapılan mantıksal tartışmalar etik ve dinsel problemler üzerine yapılan tartışmalarla aynı stile sahipti ve son ikisi felsefeye ait konular sayıldıklarından bilimde onlann bir parçası sayılıyordu.
Ama Galileo ve Nevvton'la birlikte bilime yeni bir öğe girmiş oldu: Yöntem. Böylece olgular, şimdi yalnızca bir buluş konusu değil, aynı zamanda bir kanıtlama konusu oluyorlardı. Yani mantıksal düşünceler ve matematiksel dedüksiyonlar, dikkatli gözlem ve deneylere bağlanıyor ve mantık, empirik bilimin içine sokulmuş oluyordu. Bu yenilik, modem bilimin doğuşunda kozmolojik spekülasyonlann keyfiliğine bir son vermek konusunda çok etkili bir aracı temsil eden Bacon ın indüksiyon kurallanna başvurulmuş olmakla da sınırlı değildi. Galileo ve Nesvton’un yöntemleri, hatta Bacon'ın indüksiyon kurallarından oldukça uzaklaşarak, deney ve gözleme, kanıtlanamaz türden tasarımlardan kalkarak doğrulanabilir olgulara geçmek için başvuruyordu. O ana kadar bir olgular katalogu halinde spekülasyonlara kanşmış olan bilim, bu kez, dikkatle gözlemlenen olgulann örgün bir bütünü olarak, gözlemlenmiş fenomenlerin rasyonel şekilde açıklanmasını sağlayan yön-temlerce desteklenmiş oluyordu. Ama hemen aynı zamanda, oldukça önemli yeni bir problemler dizisi ortaya çıkmış oldu. Bu yöntemler nedir ve onlar neden dolayı başarı ile kullanılabiliyorlar? Kant bu problemin farkındaydı ve Galileo döneminden önce tümüyle anlamsız sayılan şu sorunun üstüne gitti; Salt mantıksal ve matematiksel düşünmeyi doğa hakkında neye dayanarak kullanabiliyoruz? Gerçekten de, modem

fiziğin başlangıçlarında, bilimsel olguları örgün bir bütün içinde ele almayı sağlayan yöntemlerin kesinlikle olguların kendilerinden bağımsız oldukları anlaşılmıştır. İşte, bu durumun farkında olmak ve onun üzerine ciddiyetle eğilmek ve nedenini sormak, doğa felsefecisi olmak demektir.
Günümüzün fizikçisi, yapmış olduğu gözlemleri biraraya toplar ve bu gözlemler hakkında, önceden öğrenmiş olduğu ve pek ender olarak sorguladığı bir düşünme tarzı içinde sonuçlar çıkarır.tesettür O, kanıtlamalarında başvurduğu prensipleri, kendisinden önce ortaya konmuş, yeterli ve verimli bir birikim düzlemi olarak kabul eder. O, kendi bilim alanında öylesine gelişmeler gerçekleştirebilir ki, kullandığı yöntemlerin açık-seçikliğinden kuşkuya düşmeyi düşünmez. Bununla birlikte, o, kullandığı yöntemlere uymayan ve o ana kadar güvenilir saydığı bu yöntemlerin denetlenmesini gerektirecek ilkesel güçlüklerle karşılaşabilir. İşte, bu açıdan soruna bakan bir bilim adamı, doğa felsefecisi olmaya başlamış demektir. O, dâhice bir sezişle, böyle bir durumda kullandığı yöntemlerin bazı öğelerini değiştirebilir ve önüne dikilen güçlükleri giderebilir de. Hatta bu sayede ünlü bir bilim adamı da olabilir ve giderek yöntemlerinde yapmış olduğu değişikliği bile unutabilir. Doğa felsefecisi ise, işte tam da bu türlü değişiklikleri gündeme getiren, bilimsel yöntemleri betimleyip çözümleyen bir uyancıdır. Bu uya-ncı, bu yöntemlerle öteki insansal etkinlikler arasındaki bağlılıklara da işaret eder ve bunlar hakkında bazı yargılara varır; bilimsel süreci çözümler ve bu süreci yalın kavramlara indirgemeyi dener. Bilimsel bilginin bizzat güvenilir bilgiyi temsil ettiği kabul edilirse, doğa felsefecisi, öyleyse bilgi sürecinin önemli bir bölümü ile uğraşıyor demektir. Bu nedenle de, doğa felsefecisinin bilgisel amacı, sağın anlamıyla do-ğabilimsel bilgi amacından ayrılır ve doğa felsefesi böylece bilgi kuramının (epistemoloji) önemli bir parçası olur
Bilgi kuramı, zaman zaman, felsefenin bir başka bölümüyle, yani ontoloji ya da varlık kuramı denen bölümüyle karşıtlık içindedir. Ontoloji, bilimin yöntemlerinden bağımsız olarak
olduğunu, bu ilkelerden yola çıkıldığında varlığın sınırlannm a pnorj olarak belirlenebileceğini kabul eder. Ontolojik literatür, çoğunlukla bir sezgi formu, aracısız bir özgörü/uzgörü (vizyon, VVesenschau) ve sağlıklı insan anlığına dayanır ve oluş ile zorunluluk arasındaki kutup, laşmanın önemi üzerinde durur. Ontoloji, deneyime dayanmayan inançlarla ilgili olduğundan, çoğu kez, doğrulanmaları olanaksız meta-fıziksel spekülasyonlarla çalışır ya da hatta tümüyle spekülasyona dönüşür. Gerçekliği betimlediğini savunmasına rağmen, ontoloji, zaman zaman bilime belli bir düşmanlık güder ve bilimi temel varlık prensiplerini zedelemekle suçlar. Bu türlü düşmanca bir tavır, özellikle, bilimin yeni ve nereye götüreceği bilinmeyen bir yönelim içinde olduğu sıralarda yoğunlaşır. Çünkü böyle bir yönelim sırasında bilim de kaçınılmaz olarak sezgi ve sağlıklı insan anlığının yönleniriciliğine muhtaçtır. Ama bilimde böyle bir yönelimin dayandığı zemin, yine de, geçmişteki deneylerdir. Böyle bir yönelimin ürünü olarak görelilik kuramına karşı (on yıl öncesine göre bugünlerde giderek azaldığı sevinilerek görülen) itirazlar, zaman aralığı ile uzunluk ölçüsünün (zaman ile uzunluğun) gözlem koşullannda birbirlerine bağlı olduklarını yadsıyan ontolojik bir ön-kabule dayanıyordu. Kuantum kuramı, gerçekten de, alışılagelmiş bir kaç "varlık prensibi'ni zedelemişti. Bu kuram, ortadan kal-dınlamaz ve kaçınılmaz olan bir belirlenemezlikten söz ediyordu. Onto- . lojinin bazı bağnaz yandaşlannca bu kuram bu yüzden yadsınmıştır.tesettür Ne var ki, ontologlar, alışılagelmiş olanı zomniu olana dönüştürme hatasını işlemektedirler ve bu nedenle de, onların zorunlu saydıklan şey, alışılmamış herşeyi mantık-dışı ve anlamsız kılan kendi alışkanlıklandır. Bilimin gösterdiği gelişme, onlann haksızlığını kanıtlamıştır. Bilim bize, sağlam bilginin kökenini deneyimde aramamız gerektiğini öğretir.
Bilimin otoritesi ile uğraşan felsefe dalı, onun yöntemlerini olduğu kadar, olgu dediği şeyi de çözümler. Doğa felsefesi denen bu felsefe dalı, bizim burada konumladığımız tarzdan bir başka tarz içinde de konumlanabilir. Örneğin, Yeni Kantçı bir terminoloji kullanarak, doğa felsefesinin ana konumunu şöyle betimlemek de olanaklıdır; Doğa ve-
rili (gegeben) değildir; veri kılınıp yükümlenilmiştir (aufgegeben). Gerçekten de bu konuma dayalı bir doğa felsefesi tipi tüm problemleri kapsayıcı bir niteliktedir ve doğa felsefesi ile bilimin doğa karşısındaki tutumlarını iyi bir şekilde belirtir.
EMPİRİZME KARŞI RASYONALİZM
Tarihi boyunca doğa felsefesi, yüzyıllarca iki felsefe akımı arasında kalmıştır; empirizm ve rasyonalizm. Hiç kuşkusuz doğayı anlama, pratikte, iki işlevi, yani algı ve düşünmeyi içeren bir bilgi edimi ile olur. Ama algı ve düşünme sözcükleriyle, burada, açık seçik tanımlanabilir olan iki insansal etkinlikten sözedilmiş olmuyor. Psikologlar, her zaman, algı ile düşünmenin birbirlerinden ayrılamayacaklarına inanırlar. Buna rağmen, deneyimlerimizin kısmen duyusal, kısmen de rasyonel bir doğası olduğu açıktır. Bunun gibi, duyulann bize tek tek olgular, yani kendi başlanna bir örgünlük ve derlenmişlik göstermeyen veriler hakkında bir bilgi (tanı) sağladıktan, bunlara bakılarak, akıl yoluyla genel kuram ve yasalara geçildiği açıktır. Öyle ki bizim evren hakkındaki bilgimiz, her iki bilme ediminin bir karışımıdır. Doğa, tek tek renkler, sesler, duyusal algılanımlar, nesneler vb. topluluğudur. Ama biz bunları genel yasalar altında düzenlemekte hiç de tereddüt göstermeyiz. Örneğin, biz tüm nesnelerin kütlesi olduğunu ya da tüm nesnelerin yerçekimine bağlı olduklannı, ancak bu yolla söyleyebiliriz. Akıl işe karışmadığı sürece, duyusal deney, bize "tüm" deyiminin geçtiği ifadeler yapma, olgulan somut ve zamansal bağlamlan içinde topluca kavrama olanağı vermez. Duyum ve akıl bilgimizin iki kaynağı iseler, biri öbürüne göre bir öncelik taşımakta mıdır? Böyle bir öncelik sorunu varsa, ikisinden hangisini dikkate almamız gerekiyor?
Rasyonalizm, aklı, bilgimizin ilksel ve vazgeçilmez tek kaynağı olarak görür. Buna karşılık empirizm önceliği duyusal algıya ya da doğrudan gözlenebilir olan şeye verir. Rasyonalizm ve empirizim kav-ramlan hiç de sağlam kavramlar değillerdir. Benim burada dikkatleri-tesettür