tesettür ve felsefe bilgi

tesettür ve felsefe bilgi

 çekmek istediğim nokta, birbirini dışta bırakmak isteyen bu iki min felsefe öğretilerinde her zaman çeşitli adlar altında temsil edikl,'' olmasıdır. Zaman zaman başka adlarla da bezenmiş olsalar, rasyo^,'^ lizm ve empirizme dayalı büyük felsefe akımlarını tanımak kolaydır Platonun felsefesi rasyonalizmin bir türüdür. Platon, çağının bir çok düşünürü ile birlikte, duyumların hiçbir doğruluğa götüremeyece. ğine inanır.tesettür Doğruluk, kaynağını, duyusal deneyden asla çıkmayan idelerde {idea) bulur. Duyumlar bilgiye götürmüyorlarsa, ideleri nasıl bilebileceğimiz konusundaki paradoksa. Platon ünlü anımsama kuramı ile yanıt verir. Ona göre, bizim ruhumuz ideleri anımsar; çünkü o daha önceki varoluşunda onlan görülemiştir. Bu şiirsel açıklama, ne var ki problemin çözümünde geçerli olamaz. Ama problem doğa felsefesinde karşımıza hep çıkan problemlerden biriyle ilgilidir ve bu yüzden önemini hep korumuştur.
Descartes, Spinoza ve Leibniz gibi filozoflar, rasyonalizmin bir başka tarzını ortaya atarlar. Onların rasyonalist tutumlan bugün de yaşamaktadır. Öyle ki, bu tutum, Planck, Schrödinger, Einstein ve en çok da Arthur Eddington'un yazılannda etkili bir biçimde dile getirilir. Burada geçmişin metafıziksel çizgisine dönüşe rastlanır ve akıl yetilerine doğuştan sahip olduğumuz söylenerek evrenin aslında basit ve rasyonel bir yapısı olduğuna inanılır. Örneğin Eddington, doğanın salt matematiksel yolla kesin bir betimini yapmayı ödev edinir; öbür bilim adaralan deneye ağırlık verirlerken, o, doğayla ilgili evrensel olguların anlaşılabilir olduklannı ve bu anlaşılabilir olmanın, evrene tek biçimli bir nitelik verdiğini, herşeyin akıl ve onun doğal aracı olan matematikle kavranabileceğini söyler.
Öbür yandan empirizm de değişik adlar altında karşımıza çıkabilir. Locke ve Hume, aynı bayrağı taşırlar; Berkeley'in felsefesi ise idealist bir kılık içindedir. Esse est percipi (varolmak algılamış olmaktır), dindar papazın temel inancıdır. O, herşeyi duyusal algıya dayandırdığından, Newton’un ölçülü rasyonalizmine de saldırır ve Nesvton ve Le-ibniz’in sonsuz küçükleri
rasyonel inançlara etkili argümanlarla karşı çıkar. Berkeley'e göre sonsuz küçükler anlamsızdır; çünkü onlar duyusal yoldan algılanamazlar.
Bir 19.yüzyıl hareketi olan pozitivizm, duyusal yoldan algılanabilir olan şeyden yola çıkarsa da, esas üzerinde durduğu, insansal deneyde pozitif olarak doğrulanabilir olandır. Pozitivizm de, tüm bilginin esas olarak gözlemden çıktığına inanır. Ne var ki günümüzün pozitivizmi bu konuda mantığa öncelik verir ve böylece aslında kendisini rasyonalizm çizgisine oturtmuş olur. Buna rağmen o, bu durumu yadsır ve mantıksal ve matematiksel olmayan her türlü rasyonalist inanca karşı çıkıp bu türlü inançlan "metafizik çöplüğü" ne atar; çünkü mantıkçı pozitivizmin dilinde metafizik korku uyandıran bir sözcüktür. Mach, Ber-keley’in izleyicisidir. Çünkü o da duyumları bilgimizin biricik kaynağı sayar. Ne var ki, fizikçi olarak o, bilimsel yöntemlerin ne anlam ifade ettiklerini değerlendirme sırasında rasyonel inançlara sınırlı bir alan da ayırır. Mach, rasyonel inançlan, olguların ele alınması sırasında değer taşıyan bir ekonomi sağlamalan bakımından ikincil bulur. Ama rasyonel inançlar, olgulan nasılsa öyle betimleyemezler. Kuramlar, olgular hakkındaki kavrayışı kolaylaştınrlar; ama onlar gelip geçici, değişebilir yardımcı malzemelerdir ve zaman içinde yerlerini hep başkalanna bırakırlar. Onlar, bir ağacın yapraklan gibi giderek solarlar ve artık verimsiz hale geldiklerinde de ağaçtan kopup düşerler. Mach, duyuma dayalı bilgi üzerinde durduktan sonra, kendi mekanik biliminde aklın rolünü aşağıdaki konum içinde betimler; "Bilimin görevi, olgulan, yeni-den-kurma (Rekonstruktion) ve geçici öntasanmlar aracılığıyla düşüncede ele almak ve doğrulamaktır. Anımsama, bu bakımdan deneyden daha sağlamdır ve bu amaca hizmet eder. Bilimin tüm yaşantısını çiz-gileyen bu ekonomik işlev, daha ilk bakışta tanınır ve bilimin böyle bir niteliği olduğunun herkesçe tam olarak kabul edilmesi ile bilimde her
Rasyonalizm ve empirizm arasındaki tartışma dolayında kü nen çeşitli felsefi formlar üzerine bu kısa bakış bizi şu soruya göfflrjj'' Bize duyular yoluyla açık olan olgularla mantıksal düşünme süreci,|^^ bir uyum içine sokmak için bilim ne türden sistematik yollar, yani yö„ temler geliştirmiştir? İnsansal birikim alanı, algı, akıl, düşünme, anım, sama, hissetme, eyleme, isteme ve daha birçok adla gösterilen süreçle, rin çokluğunu içerir. Bugün artık bizler, bu adlann, insan tininin açık, ça tanımlanabilir ve birbirlerinden aynlabilir olan belirli kapasitelerine işaret ettiklerine inanmıyoruz. Deneyim, hiç de kendi başına bağımsız bir bölüm değildir. O, bazı kategorilerin oluşturduğu bir barikatten süzülerek bize gelir ve bu yüzden aynı zamanda hem duyusal hem de düşünsel bir şeydir ve bu haliyle bir beklenti ya da duyusal algı olur. Bu kavramlann tanımlanması son derece güçtür. Örneğin renk olarak kırmızının ya da aracısız algılanan bir başka şeyin tanımında olduğu gibi.
Doğa bilimi, bu deneyim akışından bu akışı bir sıra içinde düzenleyen özel ve egemen bir form bulup çıkarmaya çalışır ve bu formlara nesnel, real ya da varoluşsal formlar adını verir. Öncelik sırasına göre bu formlar şunlardır:
a)duyumlar,
b)özgüre üretilen ve kurgulanan kavramlara bağlı bir form içinde düşünme,
c)tüm bu öğeleri bilinçte birarada tutan bir bağlayıcı olarak bellek (anımsama).
Uygulamada, bilimin yöntemleri, aracısız duyumları kavramlarla bağlantıya sokan son derece etkili ve bu yüzden de mutlu bir yol olarak betimlenir ve kavramlarla olgular arasında bir türdeşlik ve tutarlılık olduğu kabul edilerek, bu kabule bağlı bir örgün sistem içinde açıklamalar yapılır. Şimdi bu duruma daha yakından bakmak gerekecektir.
Bir duyusal algı nedir? Algı bir deneyim öğesidir, ama tek deneyim öğesi değildir. O, öbür deneyim^jgjç.^ mden kendiliğindenliği
(Spontanite) ve göreli bağımsızlığı ve başka bir şeye indirgenemezliği ile aynlır. tesettür Kant'ın "algılar rapsodisi"nden kastettiği de budur. Algı, en gerideki şey, tortudur (Residuum). Algı, bir ağaca baktığımda, tüm rasyonel öğeleri ve tüm belleksel çağnşımları paranteze aldığımda geriye kalan şeydir. Bu tortu, olduğu gibi kopya edilemez. O, düşünme ve anımsama yoluyla nesneleşir ki, böylece bir tasarım altına sokulmuş olur. O, deneyimin indirgenemez tortusu olarak rasyonel işlemlere henüz tâbi tutulmamış bir kendiliğindenliğe sahiptir. Göğün maviliği ya da bir yazı masasının görünümü türünden salt duyusal algılann bu halleriyle bilimsel kavramlara taşınamamalannın nedeni de budur. Bunlar, örneğin dalga uzunluklarına, kimyasal bağlantılara ya da geometrik figürlere çevrilmek zorundadırlar. Yani, onlar, bilimsel olarak ele alınmazdan önce "rasyonelleştirilmek" zorundadırlar. Başka bir deyişle, duyu algılan hakkında topluca söz edebilmek için, bunların önce ras-yonelleştirilmeleri gerekir. Rasyonelleştirme işlemi öncesinde onlar gerçekten de kendi başmadırlar ve deneyimin bir çözümlemeye tâbi tutulamaz çekirdeğini oluştururlar.
Bu durum, bir başka tarzda da ifade edilebilir. Henüz bir yoruma tâbi tutulmamış bir duyusal algı, bu haliyle deneyimin edilgin bölümünü oluşturur. Ama duyu verileri, bize bir rasyonel ilişkiler ağı ile gelirler. Böylece, duyu verilerinin edilginliği bize ait bir beklentisel konum içinde bu rasyonel ilişkiler ağı ile bir bağdaşıma (Kombination) girerler. Ama bu onlann rasyonel şeylerle türdeş olduklannı da göstermez. Algının bu edilginlik karakterini biz en çok "duyu verisi" sözcüğünde yakalayabiliriz. Biz "etkileniriz", bize bir şey "verilmiştir". Veri (data, datum) sözcüğü bizdeki bu etkilenmenin ifadesidir. Ne var ki, bu verinin ardında bir "veren" olduğunu kabul etmek, realistik bir inançtan başka bir şey değildir. Geleneksel realizm, bizim düşüncemizden bağımsız bir şeyin (realite) olduğunu kabul eder. Bu şey, bizim deneyim-lememizden bağımsız olarak, duyu verisinin nedeni olarak vardır. İşte, "veri" sözcüğü ile ilgili dilsel
değiştirmek, yanlış anlamalara yol açabilen önkabulierden için gereklidir.
Her ne kadar kendiliğindenlik ve edilginlik özelliklerine sah * de bu duyu algısını âni bir acıdan, bir düşten, bir halüsinasyondan'**^ tik bir ilüzyondan ayırdetmek pek kolay değildir. Sonuncular, duyu”^ gıları gibi öylesine indirgenemez, öylesine net, öylesine yaşantıya geç miş olabilirler ki; bunları duyu algılanndan ayıracak başka birözelli|( bulmak gerekir. Ne var ki, bir duyu algısını bunlardan ayırdetmemizj sağlayacak tek özellik, sonuncuların kişisel şeyler olduklannı, oysa gökyüzünde parlayan güneşin böyle olmadığını uzlaşım yoluyla denet-leyebilmemizdir. Bu yüzden sonuncular duyu verileri sınıfına sokulmazlar. Bunun anlamının ne olduğu ise, bambaşka bir sorundur. Çünkü, bizzat "anlam" dediğimiz şey, duyusal algılann tümü için geçerli bir temel özellik (characteristicum) değildir. Başka bir deyişle, anlam duyu verilerinden kalkılarak belirlenebilecek bir şey değildir. Anlam , duyu verileri ile başlar, fakat duyu verileri sınıfına sokulmaz. Bunun anlamının ne olduğu ise, bambaşka bir sorundur. Çünkü, bizzat anlam" dediğimiz şey, duyusal algılann tümü için geçerli bir temel özellik (Characteristicum) değildir. Başka bir deyişle, "anlam" duyu verilerinden kalkılarak belirlenebilecek bir şey değildir. "Anlam", duyu verileri ile bu duyu verileri hakkında geliştirilmiş kavramlar arasında belirli bir bağlaşma tarzının ürünüdür. Bu nedenle duyu verilerinin aracısız olarak bize geldiğini söylemek yanlıştır. Duyu verisi deneyimin tek öğesi değildir. Her ne kadar duyu verisini karakterize eden şey kendiliğindenlik ve edilginlik ise de, o, bu haliyle deneyimin içerdiği öğelerden biridir ve bu yüzden deneyim, "duyusal algı" denen şeyle sınırlandırılamaz. Tam tersine, deneyimi tüm görünümleri ile ele almak zorundayız.tesettür Yine bu nedenle, deneyim örneğin bir ağacın gözlenmesi kadar, dinsel bir korkuyu da nesnel olarak gözlenmesi gereken bir duyu verisi olarak kapsar. Birinci türden olanlara alışkanlıkla, par excellens duyusal algı denmesinin nedeni, bilimin, duyusal algılan rasyonelleştirebilmesi ve genel bir formalizm altında bu olgulan doğnılayabilmesin-
dendir. İkinci tip duyu algılan ise böyle karşılaştırmacı bir ölçüte soku-lamazlar.
Sonuç olarak, "veri" sözcüğünü tekil (singular) olarak kullanmak hiç de uygun değildir. Bizim salt duyu algısı içinde karşılaştığımız durum, dile getirilemeyecek kadar karmaşık ve çok yüzlüdür. Whitehead, deneyimin ancak sınırlı bir alan içinde kalınarak tanımlanabileceğini ve asla kesin özelliklere dayandırılamayacağını biliyordu. O, oldukça uygun bir deyimle, aracısız tanımlanabilen öğeler için "kaplamsal soyutlama" (extensive Abstraktion) sözcüğünü kullanmıştır. Bu, deneyimin aracısız öğelerini mantıksal yoldan tanımlamanın olanaksızlığı ile sıkı sıkıya ilgilidir. Bir deneyim ne kadar kendiliğinden aracısız ise, onu sağlam ve güvenilir biçimde tcmımlamak konusundaki güçlükler o kadar artar. Salt bir soyutlama ise, matematiksel sınıf kavramlannda olduğu gibi, kolay bir tanımlcuna yoludur. Birer soyutlama olarak bu türden tanımlar yetkin ve uygundurlar. Çünkü bu tanımlar, niceliksel dizilerin oluşturduğu sınıflar için hiçbir kuşkuya yer vermezler. Öbür yandan, bir nesnel durumu belirtmek için geliştirilmiş olan kavramlar, matematiğin kesin tanımlanna uymazlar. Bu türden kavramlann mantıksal bir sisteme katılmaları gerektiğinde, onlar artık tanımlanamaz öğeler olarak işlev kazandıkları gibi, belirsizliklerine rağmen büyük ölçüde işlerliği olan bir kapsayıcılık da taşırlar. Örneğin, öbür sayısız özellikleri yerine bir köpeği dört ayaklı memeli hayvan diye tanımladığımızda, artık üç ayaklı bir köpek, mantıksal olarak bu tanıma uymaz. Bu mantıksal belirsizlik, aracısız verilerin tüm katmanlan için söz konusudur ve bunu açıkça bilmek çok önemlidir. Yani algı ve kavram, kendiliğinden olan ile rasyonel olan terimlerinden ne anlaşılacağı sağın biçimde belirtilemez.tesettür