tesettür ve felsefe bilgisi

tesettür ve felsefe bilgisi

 KAVRAMA VE KAVRAMLAR
Şimdi, yöntemli bilme ve anlama konusunda, deneyimin öbür yüzüne, yani deneyimin rasyonel ve kavramsal öğelerine eğilmemiz gere-
kiyor. Bu alanın kapsamına kavramiar, düşünceler ideler vb landınlan şeyler girer ve bunlar arasında hiç kuşkus’uz mantıksal r"*’ ler önde gelir. Felsefe tartışmaları da zaten hep, bunlarla real evren sındaki bağ sorunu konusunda ortaya çıkar. Bu sorun gerçekten önemlidir. Ama önce real evren, ya da "dış dünya" kavramının açık^^ ması gereklidir.
"Kavramlar", "düşünceler" ve "ideler", çoğu kez "öznel" ya da "zj. hinsel" şeyler diye gösterilirler. Bu, kuşkusuz, eski filozoflann beden-ruh ikiliği kabulüne dayalı belirlemeleriyle ilgili değildir. Çünkü, ge. nelde öznel ya da zihinsel olmayan bir deneyim olup olmadığı sorulabilir. Ama bu sözcüklerle ifade edilmek istenen şey, sadece şu basitdu-mmdur: Biz yaşamımızda, edilgin algıdan çok kavram, ide ve düşüncelere angaje oluruz. Kavram kurma işinde ise, belli bir özgürlük ve seçim söz konusudur. İdeler, özgür bir buluş ile bir tasımın kesin çıkanm zinciri arasındaki oyun alanında ortaya çıkarlar. Sıçrama noktası, bizzat angaje olduğumuz ve kendimize göre daha yakın olarak kavradığımız şeydir. Bu yüzden bizim etkinliğimiz daha çok kurgucu bir etkinliktir.
Kurgu, tüm düşünce tarzlarında vardır. Gündelik yaşantımızda bile, karşılaştığımız nesneler üzerine sonradan düşündüğümüzde, bu edime daima kurgucu bir öğe katılır. Bir ağacı düşündüğümde, ben sadece bu ağacın tüm olgusal niteliklerini yeniden anımsamış olmam; bu sırada daha fazla bir şey yaparım; algılanan ağaç, benim için, aynı zamanda bir renkler ve formlar grubudur. Böylece, onun belleğimde aldığı şekle ben "dışarıdan" bir karakter katmış oluyorum; yani onu üç boyutlu bir konum ve sürekli bir varoluş içinde düşünüyorum. Özellikle bu sonuncular, görüsel izlenimleri kurgusal yönden tamamlayan şeylerdir. Böylece görülmüş olan ağaç, anımsama ve kurguya bağlı bir görüye sahip olmasaydım, benim için artık varolmazdı.
ğuna dikkat bile etmeyiz.tesettür Nesnelerin az ya da çok algılandıkları gibi ol-duklannı ileri süren realizm felsefesi, olgulann salt algıyı aşan "genel" özellikleri bizzat içlerinde taşıdıklarım söyler. Titiz bir çözümleme, bir duyu algısı ile bu duyu algısı aracılığıyla bize kendini olduğu gibi açtığı ileri sürülen obje arasında farklılık olduğunu gösterir. Örneğin, "sıcak" algısı ile fizikçinin "ısı" adını verdiği ve moleküler bir hareket olarak açıkladığı şey arasındaki fark gibi. Bu son durum, bir şeyin yaygın olarak benimsenmiş olması ile yani amiyanelik (Öffentlichkeit) ile genellik arasındaki farkı gösterir. Bunun gibi, bizim aracısız-kendiliğin-den olarak algıladığımız "ışık" ile fizikçinin ona verdiği adla "elektromanyetik dalga" arasında da böyle bir farklılık vardır. Elektromanyetik dalga, ısı, "amiyane" ağaç gibi şeylerin neden dolayı "kavramlar", "ideler", "düşünceler" olarak adlandınidığı belki de okuyucuya pek açık gelmemektedir. Durumun aydınlatılması için, ben bunlara "kurgular" diyorum (Construct, İngilizcede bir şeyden türeyen, ondan çıkan şey, ürün, sonuç, vargı -Resultat-, construction ise yapma, kurma, inşa sürecidir. Almanca "Konstruktion" sözcüğü ise, ne yazık ki her iki anlamı da içerir. Aşağıda daha çok construct anlamı kastedilmektedir). Kurgular (ya da yapılar) algıya görelidir, ona "uyarlar". Ama dil, algı ile kurgu arasındaki farkı görmemizi her zaman sağlamaz. Öyle ki, dilde ağaç, ısı, ışık sözcükleriyle kurguların mı yoksa algılann mı dile getirildiği açık değildir. Bu durum özellikle doğa biliminde göze çarpar. Kütle, güç, enerji, canlılık, yaşam (bios) gibi sözcükler hep bir çift anlamlılık taşırlar. En sık kullanılan kavramlar bile, çoğu kez, aracısız yaşantılarımızdan çıkan deneyimlerle ilgili kurgulardır. Aracısız yaşantı-lanmızı bile, hep sezgisel bir temsil (Represantation) yoluyla ifade ederiz. Ama, "vektöryel potansiyel", "volans", sayı, grup, olasılık vb. gibi kolayca betimlenemeyen bilimsel kurgular da vardır. Gerçi onlar da aracısız algılarla ilgilidirler; ama onlar öylesine soyutturlar ki, şöyle bir bakıldığında verilerle pek az bağlılıkları varmış gibi görünür. Bu nedenledir ki, onlann temel özelliğini kurgu olarak nitelemek açıkça anlaşılır bir şeydir. Aynı şekilde, dış dünyaya ait özellikler olarak kulla
nılan kütle, güç, enerji gibi kavramiar da ;
Kurgulann verilere "uyduğunu" söyledik. Ama bu l dir? Düşünülmüş ağaç ile alalanmış ağaç ya da elektromanyeJJ"^
da çok böylediri,^ ■^ayguniü^ nanyetii; dji
ile onun algısal biçimi olan "ışık" arasında nasıl bir bağ vardır?b ^ nekler, kuşkusuz, bir deneyim tipinden bir başka tipe bir geçiş oidu^ nu göstermektedir. Bu geçişi sağlayan şey çoğu kez alışkanlıkurve^ geçiş sayesinde "algılar rapsodisi" yeterince düzenlenip örgünleşebiij Ama bu geçiş ne tümüyle veriye bağlıdır, ne de tümüyle keyfidir. 0,ne kurgu ne de algı (Perception)’dır. Bu nedenle önce buna bir ad bulmak gerekir. Biz buna karşılıklı uyma, tekabül etme ya da kısaca "denklik kuralı" (mle of correspondance) diyoruz. Bununla onun deney içindeki düzenleyici ve bağlayıcı etkinliğine işaret etmiş oluyoruz. Denklik ku-rallan (düzenleyici kurallar), yerine göre çeşitli tipler halinde çözümlenebilirler. Örneğin, bir duyu verileri topluluğu ile bir "nesne arasında şeyleştirme, "nesnelleştirme" (reifikation) denen otomatik bir bağlantı oluşabilir ki, bu çok sık rastlanan bir durumdur. Bir başka tarzda, kabaca algılanan bir büyüklük ile onun incelmiş bilimsel kurgusu arasında da böyle bir düzenleyici bağ vardır. Örneğin kaslarımızı gererek kabaca algıladığımız "güç" ile yaylı terazi ya da dinanometre gibi bir araç yardımıyla ölçülen "güç" arasında böyle bir bağ vardır. Bu son örneği gözönünde tutan "denklik kuralı"na çoğu kez "işlemsel tanım (opera-tive defınition) denir. Bridgman'ın işlemselci (operationalist) felsefesinin fizikçilerce gittikçe rağbet bulmasının nedenlerinden biri, bu felsefede "denklik kurallan"nın araçsal tiplerden çıkarılması gerektiğinin savunulmuş olmasıdır. Kuşkusuz burası, olanaklı tüm "denklik" tipleri hakkında kapsayıcı bir bakış konumlama yeri değildir. Burada, birçok denklik tipinin olduğunu ve bu tiplerin titizlikle ele alınmasının, belki de daha çok geleceğe ait bir iş olduğunu belirtmekle yetinmek gerekir.
Buraya kadar belirtilen hususlara göre, doğabilimsel yöntemler konusunda varılan sonuçlan şöyle toparlamak olanaklıdır: Deneyim tamamlanıp, bütünlenen bir şeydir; duyusal ve kendiliğinden olan şeyden, rasyonel-düşünsel olan şeye bir geçiş vardır. Bu j ^ ^
nin veriyi kavramasına olanak sağlar.tesettür Yani, yalın veriyi kendi başma-hğı ve bireyselliği içinde sınıflamayı olanaksız kılan karmaşık bir bağlılaşma oluşur. Yine bu yüzden, veriyi, onun kavramsal konum ve kaplamından başka bir şeyle tanımlama olanağı yoktur.
Yöntemsel bilmenin ne olduğu, önce kurgular hakkında konuşmayı gerektirir. Kurgular, olgusal olana uyması gereken rasyonel malzemelerdir. Bu bakımdan nesne, büyük ölçüde, duyu algısının içeriğini gözönünde tutarak oluşturduğumuz basit bir kurgudur. Ama, geometrik fomılar, sayılar ve modern fiziğin özel amaçlarla iyice inceltilmiş kavramları türünden kurgular da vardır. Bir kurgu, gerçekliğin bir parçası olmak konusunda hiçbir garanti taşımaz. Bu nedenle bir kurgunun bilimsel olarak kabul edilebilir olmasını sağlayan bazı koşullar vardır ki, aşağıda bunlar ele alınacaktır.
Deneyim, veriden kurguya doğru, bazı güdücü bağlar, yani "denklik kuralları" üzerinden geçilerek oluşan bir şeydir. Bu kurallar -bu bizim tezimizdir- nesnelerin doğasından çıkmaz. Öbür yandan onlar, doğa hakkında kuram sahibi olmayı, doğayı topluca görmeyi (theoria) sağlayan en önemli şeylerdir ve onlann doğa hakkında geçerli olmala-n, tutarlılıklarına, kendi içlerinde çelişki taşımamalanna ve açıklayıcı bir şema içindeki verimliliklerine bağlıdır.
BİLİMSEL AÇIKLAMANIN DOĞRULUĞU
Burada, bilimin hiçbir kuşku duymadığı şeyler, yani deneyimin yapıtaşlan olan veri, gözlem, aracısız deneyimin gibi sözcüklerden ne anlaşıldığı konu edilecektir. Ben, veri, gözlem, aracısız deneyimin gibi sözcüklerle anlatılan bu şeyleri (P) harfi ile göstereceğim. P, birincil olandır ve Viyana Okulunun kullandığı anlamda bir protokol ya da bir "algı içinde verilmiş" şey olarak kabul edilebilir. Bir P deneyiminin hakkında hiçbir kuşku duyulmaksızın kavranması demek, onun hiçbir yoruma açık olmaması, bir yorum konusu yapılamaması demektir. Böyle bir P
öğeler ise son derece yanıltıcı da olabilir. Geceleyin gökya ışık gördüğümde, bu kuşkusuz bir P deneyimidir. Ama nşımsal bir bağıntı içinde kurgusal bir öğe olan "yıldız" ilintiye soktuğumda, onu yorumlamış olurum ki, bu yorum hiçdj^ rantili değildir. Çünkü benim gördüğüm ışık, ışık saçan başka birnes^ ile ilgili olabileceği gibi, düpedüz bir halüsinasyon da olabilir. Ankt,^ tarzını basitleştirmek ve daha düzgün hale getirmek için, kurgucuöğt. leri C ve C alanını P deneyi ile bağdaşıma sokan denklik kuralımdan ile göstereceğim.
Buna göre, bir bilimsel açıklama (explication), P ile C arasındab ilişkiyi R yardımıyla belirli bir bağıntı ya da dizi olarak konumlar. Ama P ile C arasındaki ilişki herhangi bir biçimde formüle edilebilir, bunlar arasında herhangi bir biçimde köprü kurulabilir. Önemli olan, açılda-manın gereksinime göre kabul edilebilir türden olmasıdır. Örneğin, mavi ışığın gözlemine dayanan P-deneyinin açıklanması konusundaki şu iki denemeye bakalım;
aNevvton, açıklamasını C öğesine dayatmıştır: Belirli özelliklere sahip parçacıklar (Corpuscule) uzayda hareket ederler ve gözün ağ tabakasına çarparlar."
b)Berkeley ise açıklamasını olgu dışı bir öğeye bağlar: İşık tan-nsal tinin içindeki düşünce"dir.
Berkeley, tüm insan algılannın belli bir sabitlik ve bağlaşım içinde düzenlenebilir olmalannın. Tanrı tarafından bizim ruhumuza yerleştirilmiş kurallar sayesinde gerçekleştiğini kabul eder. Bugün artık ne (a) ne de (b) tarzı açıklamalar geçerlidir. Ama her iki açıklama tarzının da neden geçersiz olduğunu bilmek önemlidir. Aşağıda, kabul edilebilir bir açıklamadan doğru bir açıklama olarak sözederken, çok anlamlı bir sözcük olan açıklamanın yalnızca bir anlamı üzerinde durmakla yetineceğim.
Nevvtonun kuramı -kuram bir açıklamadır- doğru değildir çünkü bu kuram deney yoluyla doğrulanamaz. Böyle bir kuram aşağıdaki ' ' güçlüklere yol açar; Bir fizikçi işe, "mavi ış,k" yani P-olay/iJe başlar-
bunu Rı kuralı yardımıyla Cb, ile gösterilen postulat halindeki ışık parçacıklarıyla ilişkiye sokar. Bu parçacıkların bağlı oldukları mekanik yasalar vardır. Çünkü gördüğümüz gibi, C öğeleri zengin bir rasyonel ilişkiler bağlamı içinde yer alır. Bu nedenle fizikçi, rasyonel bir düşünme ve hesaplama yoluna başvurabilir ve belli yöntemlerle bu parçacıkların su içinde belirli bir hızla hareket etmeleri gerektiği sonucunu çıkarabilir. Bu "öndeyileme" P-olayına uygulandığında, P-olayının ”ön-deyi" ve uygunluğu için yine aynı R, kuralına başvurulur. Böylece bizim Pbs (mavi ışığın su içindeki hızının gözlemlenmesi) olarak gerçekleşmesini beklediğimiz P-olayının açıklaması,tesettür bir başka sonucun yadsınması yoluyla yapılır.
Salt felsefi terminoloji ile konuşulduğunda, fizikçi işe duyusal izlenimle, yani Pb ile başlar. Daha sonra o R, (yani Pb'ye uygun düşen parçacık -Corpuscule-) kuralını bir Cbj kurgusu elde etmek için kullanılır. O şimdi Cbı’den kalkarak en küçük şeyleri bile kapsayıcı olarak değerlendirebileceği C alanındadır. O, Cbj'den kalkarak, öbür sayısız C'leri hesaplama yoluyla ortaya koyup en sonunda mavi ışığın su içindeki hızını, yani Cbsj'i de hesaplayabilir. O sık sık, Cbsj'i C-alanında P-deneyi ile ilintiye sokmak için Rj'i kullanarak Pbs'ye ulaşır. Ama bu ulaştığı şeyi deney yoluyla gözlemlemiş değildir.
Şimdi, R2 ile gösterebileceğimiz bir başka R olsun ve bu R, aynı Pbj'den bir başka Cb2 kurgusuna (örneğin "belirli dalga uzunluklan hakkındaki elektromanyetik dalga") geçişi sağlasın ve yine benzer biçimde, P-alanma dönüldüğünde, bir başka Cbs2 ("su içindeki dalganın hızı") üzerinden bir başka Pbs'ye geçişi sağlasın. Bu Pbs, şimdi olgusal olarak gözlenir. Bu nedenle biz, Cb'in yanlış, Cb2'nin ise, ışığın doğasını açıklama konusunda doğru olduğunu söyleriz.
Aslında fizik tarihinde yapılagelen şey budur. Yukarıda betimlendiği tarzda basit bir doğrulama yoluna hiç de hemen ulaşılamamıştır. Çünkü, Newton ve Huygens zamanında ışığın doğası somnunu çözmek için Cbsj ölçütüne başvurmayı sağlayacak bir araç yoktu. Bunun yerine, -yukarıda gösterildiği gibi- mavi ışık hakkında öndeyili düşünme
tarzı, R,’in yardımıyla oluyordu. Daha sonra, ilk olarak R c ■ ren kırmızı ışık üzerine uygulandı. Aynı kanıtlama yoluna b makla, Crs,'e, yani kırmızı ışığın su içindeki hızına ulaşıldı. BuıIa"”' re, bu hızlar arasındaki sayısız niceliklerin hesaplanması, CbSı'den küçük olduğunu CCrs,>CbSj) gösteriyordu, ama deney yadsıyordu. Buna karşılık biz R2 üzerine açıklamayı Crs2>Cbs2oldu, ğunda, yani deneyde doğrulanan bir şeye dayandınnz.
Bir empirik doğrulamaya verilecek her örnek, herhangi birPiij başlar ve buradan seçime bağlı bir R üzerinden C-alanına, yani maniık. sal düşünme yollannı ya da hesaplamalan içeren bir alana geçilir. Sonra, herhangi bir başka konumdan kalkılarak C-alanı içinde kalınarakP-alanına yönelinir. P-alanına bu yönelme, bu dönüş sırasında, P-olayı, bu yolla betimleyen duruma uygunsa, kuram, kendisini oluşturan kurgularla doğrulanmış olur.tesettür