tesettür ve felsefe bilgiler

tesettür ve felsefe bilgiler

 FİZİKSEL "GERÇEKLİK"
Bilim adamının çalışmasında, hep böyle bir P-C-P halka sının değişik sayıda örneklerine rastlanır. İşe yarar bir "halka , bilim adamının kendilerine dayanarak işlemler yaptığı kurgulara güvenini pekiştirir. Bilim adamının durumu, normal zekâlı bir çocuğun dış dünyanın gerçekliğine kendi yetkin olmayan "duyumlan" oranında inanmasına benzer. C-öğelerinden oluşmuş bir olguyu bu "halka" yardımıyla empirik olarak doğrulayabiliyorsak, bu halkada yer alan kurgular, fiziksel "gerçeklik"in real mahiyetinin (entitaet) dayanaklan (Status) olarak kabul edilirler.
Kuşkusuz bu düşünce tarzı, Berkeley'in ışığın doğasını açıklama tarzını içermez. Çünkü, Berkeley'in açıklama tarzı, istese de yanılama-yacak olan bir insanla ilişkilidir.tesettür Bu, tüm empirik doğrulama olanaklarına karşı şu ya da bu biçimde kayıtsız kalma demektir. Yaptığım deney tannsal düşüncenin bir uzantısı ise, doğrulama sorunu diye bir şey yok demektir. Öte yandan, böyle bir "kuram"m bir empirik doğrulama
edimi ile yanlışlığı da gösterilemez. Ama hemen şunu da vurgulamak gerekir ki, Berkeley'in görüşü de belli bir ağırlık taşımaktadır. Ne var ki, böyle bir açıklama tarzı, yadsınmasına olanak olmayan açıklama tarzları için iyi bir örnektir.
Uygulamada ve daha çok da felsefede, bu türlü açıklama tarzlan-nın olanaklı olması, empirik doğrulamanın bilimsel açıklamanın tek ölçütü olmadığını gösterir. Zaman zaman, empirik çıkış noktalarından kalkılarak, gözlemlenen olgulann yommu için uygun düşeceği ileri sürülen kuramlar ortaya atılır. Ama bundan sonra, C alanında doğru olan şeyi ayırmamızı sağlamak için gerekli olan ve kendileri bizzat empirik olmayan temel ilke gündeme gelir. Çoğu kez yalın bir düşünme ekonomisi isteğine uygun düşen (Avenarius, Mach) ya da Ockhamlı'nın "usturası" gibi olabildiğince en küçük şeyleri bile kapsayabilecek bu türden ilkelerin, şimdiye kadar olduğundan çok daha titiz bir çalışma ile ele alınmalan gerekir. Çünkü, modem bilim, bunlara dayanarak gelişmiştir ve büyük bir güvenle bunlar üzerinde kumimuştur. Einstein’ın, fizik kuramlannın aslında temel bir basitliği olduğu hakkındaki uyan-sı, Dirac’ın matematiksel formülleştirmenin sadeliğine dikkat çekmesi, nedenselcilik, aslında hep empirik doğrulama sorunu ile ilgilidir. Bunlara, öbür yandan, sadece düşünme ekonomisi sağlayan araçlar gözüyle de pek bakılamaz. Düşünme ekonomisi açısından bakıldığında, örneğin Berkeley’in görüşü, çok yüksek bir düzenleyici ve kapsayıcı güce sahiptir. Buna göre, bir açıklama, kendileri bizzat sorunsal olan ve hiç de empirik olmayan ilkeler yardımıyla oluşturulması gereken bir bakış noktası içerir.
DÜZENLEYİCİ KURALLAR
Burada, kurgulan, empirik olgular karşısında tam ve yeterli kılması gereken kapsayıcı, düzenleyici ölçütlere yönelmemiz gerekiyor. Ben buraya kadar, tek tek özelliklerine inmeden
Bilim adamı, her şeyden önce yöneldiği C-öğelerin bir ele alış tarzına elverişli olmasını, mantıksal ya da materat?'"^ dan ifade edilebilir, işaret edilebilir özellikleri içermesini da, nitelikler niceliklerle yer değiştirmek zorundadır. Berkele/J^^*"* lamasını yanlış bulup onu yadsıyabileceğimiz nokta budur.
Kurgular arasındaki çok yönlü ilişkilerin birbirlerine bağlanmj^ mantıksal çıkarsanabilirliği gerektirir. Bu yüzden tüm C-öğelerini^ lamsal saymak gereği vardır; yani C-öğeleri P-alanım "dıştan" çevrele, Örneğin, "yer kaplama" fikrine (ide) P-alanında kalınarak ulaşılamaz Bu yüzden bir deney sırasında "yer kaplama" deneyin ötesinde birşej olarak deneye katılır. Bunun gibi, belirli C-öğeleri arasında özel bit ilişki olarak nedensellik, aslında kanıtlanamaz bir şey olarak karşım® çıkar. Sonuç olarak, aslında her bilim adamı, C-alanına ait basit ve sade bazı özelliklerden yola çıkmaktadır. Bilim tarihinde,tesettür zaman zaman, basitlik bir kuramın geçerliliği ya da doğruluğu için örnek sayılmıştır. Örneğin, Ptoleme'nin (Batlamyus’un) karmaşık sisteminin yerini evren merkezci sistem almıştır ya da boşluk (eter) kuramının yerini görelilik kuramı almıştır. Bu basite indirgeme nedeniyle, aslında bir kuramın empirik doğrulaması hiçbir şekilde kesinlik taşımaz. Buna, formel ilkeler üzerine yapılan çalışmalar sonunda varılmış ve açıklama denen şeyin, aslında bir basite indirgeme, karmaşık gerçekliği tek-yüzlü bir anlama denemesi olduğu anlaşılmıştır.
Burada ancak kısaca üzerinde durulmakta olan düzenleyici kurallar, formel ilkeler olarak anlık ve akıl kategorilerine benzerler. Bunlara bir çok felsefe sisteminde işaret edilmiştir, ama esaslı olarak Kant in felsefesinde anlık "kategori"leri ve "ideler" olarak, aklın düzenleyici kuralları arasında ele alınmışlardır. Kant, bu kuralların insanın "salt akıl”ının değişmez ve toparlayıcı (birleştirici) etkinliğiyle herşeyi önceden belirlediğine inanıyordu. Ne var ki, bu kurallann genetik yapıla-n farklıdır. Modem bilim bunlara ancak sınırlı bir kesinlik yüklüyor ve onlann değişebilirliğini öne sürüyor. Kuşkusuz bu değişme fizik ku-ramlanndaki değişme (met ve cezir) iJ^^'^aştınldığmda pek yavaş-
tır. Yine kuşkusuz ki, eski bilim adamlarının düzenleyici kurallar olarak başvurmuş oldukları bu "kategori" ve "ideler" - onlara metafıziksel anlamlar yüklemek olanaklıysa da- pragmatik maksimler olarak işlevlerini sürdürmektedirler. Bunların bilim tarihinde çok etkin olmalannın nedeni, bilimsel yöntemlerle evrensel açıklamalara olanak sağlamış olmalann-dandır. Bunlann kesinliğine duyulan inanç öylesine yaygınlaşmıştır ki, bunlann herhangi bir denetleme ve çözümlemeye gereksinimleri olmadığı sanılmıştır. Bilim adamlan, onlann ciddi bir araştırmayla ne değer ifade ettikleri somnuna pek fazla eğilmemişlerdir.
Kuşkusuz, kurgular ve genel açıklamalar yapmaya olanak sağlayan bu ilkeler, kesinlikle "metafıziksel" ilkelerdir. Çünkü onlar, fiziksel deney olarak adlandınlan şeyle doğrudan ilişkili değillerdir ve fiziksel deneyden çıkmazlar. Bu ilkelerin değişmesi gerçi P-alanını değiştirmez, ama P-alanmı yorumlamayı sağlayan kurguların değişmesine yol açar. Karşı açıdan bakıldığında, P-alanına ait bir P-verisi tek başına bir metafıziksel ilkeyi bize telkin edemez. Bu nedenledir ki, bilim adamının kendi kurgulannı ve öncelikle de kendi "metafıziksel" ilkelerini seçme özgürlüğü, bilimin salt olgusal bir keşif basamağından daha yüksek bir basamağa, yani yaratıcı-kurgucu bir basamağa yükselmesini sağlar.
Söylediklerimizi yine toparlayalım: Kurgulann, bilim açısından kabul edilebilir olmaları için iki talebe uymalan gerekir. Bunlardan birincisi empirik doğrulamadır. Bir kuramın doğrulanmış ya da onaylanmış olması için çok sayıda onaylanma "halka"sından geçmesi gerekir. Burada işe gözlemle başlanır, buradan uyma kurallan ile C-alanına geçilir ve sonunda, elde edilen ifadenin uygunluğunu onaylamak amacıyla deney alanına, yine P-alanına dönülür. İkinci talep formeldir. Buramda, herhangi bir açıklayıcı kuramın çıkarsanabilirlik, tutarlılık ve mantıksal verimlilik taşıması beklenir ki, bunlar tek başına duyu verilerine kelde edilemez. Bu talep, değişebilir olan "kategori" ve
Buraya kadar, bilimsel kuramlann hangi koşullar altında "doğm" olduklannı gördük. Kuşkusuz ki, "doğru", mevcut gözlem materyalinin saptanmasından çıkan bir şeydir ve yeni bir olgu ortaya çıktığında "yanlış"a dönüşebilir. Aslında da, bilimsel "doğruluk" kavramının bundan başka hiçbir önemli anlamı yoktur. Bir bilimsel kuram doğrulanmışsa -ki bu çoğu kez, bir varsayımdan kabul edilebilir bir kurama yükselme olarak ifade edilebilir- bu kuramın içerdiği kurgular, artık önde-yisel,tesettür varsayımsal karakterlerini yitirip "doğrulayıcı" (Verifakt) denen şeye dönüşürler.
Doğa bilimi dilinde, sık sık doğrulayıcılardan ve bunlann gerçekliğinden sözedilir. "Gerçek" (real) sözcüğü hiç de açık ve genel olarak kabule değer bir anlam taşımaz. "Gerçek" sözcüğü, aslında, örneğin atomlann gerçek olup olmadığı tarzındaki tartışmalar içindeki anlamından farklı bir bağlam içindedir. Atom, hiçbir zaman gözlemlene-memiş olmasına rağmen, "gerçek" kabul edilir. Çünkü o, empirik yoldan verimli ve basitçe doğrulanabilir bir temel kurgu olmuştur. Burada şuna dikkat etmek gerekir; Doğrulayıcıların "gerçek" olarak gözlenmesinin gerekip gerekmediği sorusu ile "gerçek" özelliklerin salt özellikler sayılıp sayılmaması sorusu birbirinden farklıdır. Büyüklüğü (hesaplamayla) doğrulanmışsa, atomun "gerçek” olduğunu söylemek olanaklı olabilir. Ne var ki, bir atomun "gerçek" büyüklüğünden söz etmek pek anlamlı ve alışılmış bir şey değildir. Biz, "gerçek" ve "gerçeklik" sözcüklerinin mevcut çift anlamlılığını gözönünde tutarak bu terimleri kullanmakla, aslında, "gerçeklik"! doğij|||f^ . -a yüklemiş oluruz. Bunun yanı sıra, "gerçek" sözcüğünü matematiksel
şeyler için de kullandığımız yerler vardır ki, bu tümüyle bir alışkanlık işidir, Örneğin "gerçek sayı" (reel sayı) sözcüğünde olduğu gibi. Yine bunun gibi, genel kavramların gerçekliği, üzerinde durma gereksinimi durmadığımız bir başka örnektir. Doğrulayıcılar, ya özel, deney yoluyla verilmiş örnekleri izleyen somut şeylerdir, ya da çok sayıda doğrulanmış kurguların kollektif bir ilişkisidir. "Gerçeklik" denen şeyi birincilere göre ele alma olanağı olsaydı, ortaya tek boyutlu bir tablo çıkardı. Oysa, genler, elektronlar ya da nötronların da. İkincilerin, yani kurguların doğrulayıcılan olarak "gerçek" olduklan rahatlıkla söylenebilir.
FİZİKSEL VE TARİHSEL GERÇEKLİK
Ama bir kurgu. P-verisinin "gerçekliği" ile nasıl birarada olmaktadır? Gözlemlerin "gerçek" olan bir alandan çıktığı, bunlann tüm doğrulama süreçleri için bir temel oluşturduğunu söylemek, kuşkusuz hiç de akıllıca olmazdı. Bu nedenle örneğin duyu algısına "gerçek"ten çok “edimsel” (aktüel) demek daha doğrudur. Çünkü P-olayı olarak bir ha-lüsinasyon, bize doğruluk telkin eden bir duyu izlenimi ile aynı karakterdedir. Halüsinasyonu "hayali" yapan şey, onun bizim "gerçek nesne" dediğimiz şeye göre olan durumudur. Halüsinasyonu "yanılgı" yapan şey duyu algısı değil, burada yanlış bir kurguyu izleyen yanıltıcı bir denklik kuralının uygulanmış olmasıdır.
Duyu verilerinin gerçekliği ile kurguların ikincil yoldan kurulmuş doğrulanabilir gerçekliği arasındaki bu açık farklılık terminolojik bir farklılıktır ve biz bu farklılığa dayanarak P ve C alanlanndan söz edi-yomz. Bu farklılığı belirten başka tipler geliştirmek de olanaklıdır. "Gerçek" kavramı, bazen, önceki bölümde üzerinde durulmuş olan koşullara uymayan (örneğin, son ve değişmez gerçeklik) ve bu yüzden bi-\limsel olduklan söylenemeyecek kurgulan denetim altında tutmak için, bulanık^ olsa yeterli bir kavramdır. Zaten doğa bilimi de P ve C ger-'% Xanır. Birincisi, kurgucu bir temsil denemesine girişilmek-duyulan güven dolayısıyla "tarihsellik"e yakındır ve
belki de P-alanına "tarihsel gerçeklik" demek daha uygundur, ijd yani C-gerçekliği, bizim "ortak" evrenimizdir. Burada dış dünya^'l dızlar, genler ve elektronlar, bizim "ortak" evrenimizin sabit olduğ^j^ bul edilen öğeleri aracılığıyla kavranır ki, bu haliyle onu "fiziksel çeklik" olarak adlandırabiliriz. Ama bu iki gerçeklik arasındaki sı„j çizgisini sert bir şekilde çizmek olanaksızdır ve böyle iki gerçeklildtç söz etmek bir ön-kabuldiir. Çünkü henüz gördük ki, salt mantıksalalar ancak statik ve yine mantıksal olan şeyler için anlamlıdır; dinamikdj. ney dünyası için değil. Bu yüzden, mantığı deneye taşırken özen vei|. tizlik göstermek gerekir. Bu iki gerçeklik arasındaki sınır çizgisini be-lirsizleştiren şey anımsama (bellek)’dır. Çünkü, anımsanmış birP-ven-si nedir ki? Onun yaşanmış olup olmadığını saptama, belli bir denetim ölçütünü, yani doğrulamayı gerektirir. Aracısız bir tarihselhği bir bölümüyle ortadan kaldıran şey de budur. Anımsama izlenime göre daha zayıftır ve anımsanan şey bize malolmamış ise, biz bir olay karşısında izlenimlerimize göre hareket ederiz. Böylece tarihsel gerçeklik, kurgucu yoldan doğrulanması gereken bir gerçeklik olarak fiziksel gerçekliğe kanşır ki, onu kendiliğindenliği içinde tanımak olanaksızlaşır.
Diyagramın sağ yanında P-olgulan ve sol yanında C-öğeleri vardır ve bunlar uyma kuralları denen dikey bir çizgi ile birbirlerine bağlıdırlar. P-olguları koyu çizgi üzerindedirler. Diyagram, olgulann in-sansal bilgi etkinliğinin küçük bir bölümünü oluşturduğunu ve bu etkinliğin sadece bu bölüme dayatılamayacağını anlamamıza yardım etmektedir.tesettür C-alanı, buna karşılık mantıksal ilişkileri simgeleyen geniş bir alan olarak görülmektedir.
Geleneksel felsefede, rasyonalizm ya da empirizme bağlı olarak, C alanı ile P- düzlemi arasına kesin çizgiler çekmek denenmiştir. Rasyonalizm, sağ taraftaki materyali önemsememiş, empirizm ise diyagramın sol yanının önemini ya yadsımış ya da zayıflatmıştır.
Sol yandaki C'ler, keyfiliği simgeleyen R çizgisi ile sağ taraftaki P'ye doğrudan doğruya bağlanmış olsaydı ve tersine P'den Cye bir bağlantı olduğu söylenseydi; C ile P arasında bir eşbiçimlilik oluşurdu. Öyle ki, birinci durumda rasyonel olanın yetkin bilgisi tüm olanaklı gözlemleri kendi içinde zaten içermiş olurdu. Böylece P ve C alanlan durağan bir örtüşme içinde olurlardı. Bu bakımdan rasyonalizm ile empirizm arasında tartışılagelen sorun, artık bizi ilgilendirmiyor. Artık günümüzde rasyonalist ya da empirist eğilimler taşımak, bir beğeni ya da ilgi farklılığı olarak görülmelidir. Kuşkusuz bu durumda Cye bir öncelik verilebilir. Mach'ın yaptığı gibi.
Bilim adamı kırk yıl öncesine kadar, bu iki alan arasında bir eşbiçimlilik olduğuna inanırdı. Özellikle klasik fizikte amaç bu eşbiçimli-liğin sağın olarak temellendirilebilmesiydi. Kuantum mekaniğinin keşfi, bu ilüzyonu ortadan kaldırarak, rasyonalizm-empirizm tartışmasına yeni bir tarzda bakmak gerektiğini göstermiştir. Kuantum mekaniği, bize, bu tartışmanın temelsiz bir dalaşma olarak daha fazla uzatılmaması gerektiğini öğretmiştir. Buna birazdan değineceğiz. Dikey R çizgisi, klasik fizikte, C ile P arasındaki bağıntıyı tek biçimli olarak sağlayan bir çizgi olarak kabul edilmiştir ve P-olgulan tek bir mantıksal kurguya bağlanmıştır. Oysa, C ile P arasındaki ilişki, hiç de bir bire-bir (one-one) ilişkisi değildir; tersine bir bire-çok (one-many)
Bire-çok ilişkisi, özünü, kuantum kuramının olasılığın anlamı h4 kındaki bazı kurgulannda bulur. Ne var ki olasılıklar, tek tek olaylar (makrokozmik) hakkında pek az şey ifade ederler. Bu yüzden birc-çok ilişkisini açık bir şemsiye örneği gibi belirtmek yerinde olur. Açık bit şemsiyede tel çubuklar (R[, R2 vb.). P gerçekliğini C alanına birleştiren bir bire-çok ilişkisini temsil ederler. Buna göre, P-gerçekliği artık C-ger-çekliğinin bir eş-anlamlısı değildir, ya da P-gerçekliği C-gerçekliği ile bir tek-biçimlilik ilişkisi içinde değildir. Başka bir deyişle, C-alanının varlık"!, P-düzeyinin "varoluş"unu tek-biçimli kılma gücünü yitirmiştir.tesettür