tesettür ve felsefe
konu NEDENSELLİK İLKESİBilim kuramının metafıziksel ön koşullan arasında bulduğumuz nedensellik ilkesi, "fiziksel sistemin durum-özellikleri" adı verilen belirli kurgulan anlamlı kılan bir ilkedir. Üzerinde çok şey söylenmiş olan bu ilke hakkında özel bir tartışmadan kaçınmak için, biz, bu terimin anlamını, fiziksel sistem ile ilgi içinde, basit ve belli bir noktadan ele alacağız. Fiziksel sistemler maddi ya da cisimsel olma gereksiniminde değillerdir. Bu sistemler, elektromanyetik alan ya da olasılık alanı ile ilgili olabilirler. Ama bunlann betimledikleri durum bir parça-du-rumdur. Bir "parça-dumm", belli bir zamanda eldeki mevcut özelliklerin, örneğin büyüklük, kütle, renk, yer,zeri özelliklerin bir
dizisidir. Matematiksel olarak ifade edildiğinde, bir t, anındaki durum, eldeki özelliklerin tümünü belirten sayısal büyüklüklerin bir toplamıdır. Belirli amaçlara ulaşmak için bu özelliklerin tümünü bilme gereği de yoktur. İlgimiz hareket öğesine yönelmişse, bizim için örneğin kütle, yer ve bir t] zamanındaki hızı içine alan bir parça-durum önem taşır ve m, X, y ile kısıtlanan bu değişkenler parçanın mekanik dummunu tanımlarlar. Bunların t, anındaki değerleri m], x, ve v, olsun. Buna göre burada S| ile işaret edilen t| anındaki mekanik durum, m|, X|, V|'den oluşan bir takımdır (aggregat). Daha sonraki bir zaman noktasına ait S2 dummu, m2, X2, ^2 fakıtm >le oluşur. İşte, aslında mekaniğin temel yasası. S, haıdcındaki bilginin S2hakkmdaki bilgiyi de içerdiğine dayanır. S] ve $2 arasındaki ilişki. Kant ve Laplace kadar modem fizikçiler için de, t| anındaki parça-dummu (buna neden de denir), t2 anındaki dum-ma (buna etki denir) bağlayan nedensellik ilişkisine iyi bir örnektir. Buna göre, bir nedensel açıklama, bir doğa yasasına dayanılarak, bir sistemin gelecekteki bir durum üzerine öndeyilerde bulunulmasına olanak sağlayan bir açıklamadır. Bu açıdan bakıldığında, nedensellik çok açık bir denklik kuralıdır. Yukandaki örnekte, kurgusal "durum" (Sta-tus) kavramı, kütle, yer ve hız ile ilgili P-gözlemlerini ilişkiye sokan bir denklik kuralına dayanılarak konumlanmaktadır. S(m,x,v), m veya x ya da v'ye dayanılarak tek bir ölçmeye göre gözlenmiş olan şeyi özelleştirir. Ve bunun tersi de doğrudur: Yani ölçmeler dummu geçerli kılarlar (yavaş hareket için hatta dumm daha basittir. Çünkü burada zaman içinde m pek değişmez ve değişken olarak x ile v ele
g.l. olgusal gözlemlerin S.’e uymas. gerektiği hakk. . . deyilerin, bu konuda geçersiz olduğunu göstermiştir rı, çoğu kez, bu anomaliyi, ölçme sürecinin bizzat sistemw''x bir tarzda etkileyerek bozduğunu söyleyerek açıklamak Wt^ açıklama bazı durumlar için yeterli olsa da, hiç de dayanıklı iv yen bir argümana dayanır. Çünkü onlar, bu bozma (etkilemeynlİ^ rilmesi ya da matematiksel hesaplama yoluyla ortadan kaldınlmasjY^ nusunda hiçbir yöntem olmadığını vurgularlar. Buna dayanılan*, ortaya çıkan bu durumun mantıksal çıkarsanabiUrlik temel ilkesitiı^ delediği, yani mantıksal yoldan bu durumun değerlendirilebilmt^m^ olanaksızlaştığı belirtilir. Oysa burada da bir çıkarım vardır. Bu nmda öncül. S, ve S2 durumlarının, elektronlar sözkonusu olduğuM^^ birbirlerine nedensel olarak bağlanmadıklarıdır. Bu öncülden kalVıV rak, çoğu kez nedensellik yasası yadsınmıştır.tesettür Ne var kı, belırsıriıkA. kesine vardıran bu çıkarım yolu, Heisenberg in onu ilk keşfettiği filden bu yana, gelişmelerin henüz doğrulamadığı aceleci bir çıkantnğv bi görünmektedir. Aslında bu ilke, elektronların mekanik durumu bit-kında yeni bir tanıma, yani S ile ilgili yeni bir formülleştırmeve ışattı etmekte, yani nedenselliği bir başka tarzda konumlamakiadu. Bu^tviı formülleştirme de, kendi içinde bir güçlük taşımaktadır. Belirsizlik ilkesinin matematiksel formülleştirmesi, S'y' tiir olasılığın kare kökü olarak ele alır ki, burada alışılmadık bir kurgu ortaya çıkar Bu formül leştirmeyi benimseyip benimseyemeyeceğimizi anlamamızın tek ^0 ise, onun işaret ettiği nedensel şemanın doğrulanmasıdır. Bu şemada artık sadece x'in bir işlevidir ve elektronun x’de bulunmuş olması \ yanı olasılık olarak yommlanmaktadır. Bu yorum bir kez kabul e
mı. buradan bir doğa yasası (örneğin Schrödingerin t ve t t
S(x) tam olarak biliniyorsa, örneğin S=l/2 ise S2=l/4 olasılığı, hiçbir zaman değişik ölçmelerle elde edilen sonuçlan, örneğin elektronların durumunu içermez. Bizim bilgimiz, burada P-sonuçlanna bağlı bir takım (aggregat) ile ilgilidir. Oysa yapılan bin adet ölçme elektronun (x)’e ancak 1/251 oranında uyduğunu göstermiştir. Oysa klasik fizikte S'nin ve bağlı olarak S^'nin daima fizik yasalarıyla örtüş-tüğü kabul edilirdi. Bu bize, S ve P alanlan arasında tek bir denklik kuralı olmadığını göstermektedir. Tersine bu örnekte denklik kuralı, tek bir gözleme göre değil, gözlemlerin dağınık topluluğu gözönünde tutularak uygulanabilir. Karşıt açıdan ifade edilmek istendiğinde tek bir gözlem pozisyonundan kalkılarak temel ve kökensel önemi olan bir S’ye varmayı olanaklı kılacak hiçbir kural yoktur.
Bu anlamda, P ve C gerçeklikleri, eşbiçimsel paralelliklerini artık yitirmiş olan ve sadece bir karşılıklı-olma konumu ile bağlanabilen alanlardır. Artık rasyonalizm, empirik yoldan elde edilmiş sonuçlann tam bir aynası olmak gibi bir amaca hizmet edemez ve bunun gibi em-pirizm de, kendini, tek tek gözlemler için hiçbir kurgucu öğeye dayanmayan bir konum içinde bulamaz.
Nedensellik şemasında meydana gelen bu değişiklik, bazı filozoflara temel bir güçlük gibi görünmektedir. Bazdan ise durumdan memnundur. Çünkü bu değişiklik, kuramı daha güçlü kılmış ve bir çok paradoksu ortadan kaldırmıştır. Gerçekten de, sabit S(x,v) konumu ile klasik nedensellik, bizim sonsuz bir geriye dönüş içinde olgular hakkında tasanmlar yapma gücümüzü artık engellemektedir. Oysa, yeni nedensellik şemasına göre, bir cismin her noktası ve ânı, kendine özgü, öze] ve kökensel bir kader olarak bir S'dir. Yani, noktalann sonsuz çokluğundan oluşan bir küme olarak sonlu bir cisim, ilke olarak, içerdiği sonsuz sayıdaki her durum için ayn bir bilgiyi gerektirir ki, klasik mekanik bu konuda ürkütücü problemlerle karşı karşıyadır.
bir indirgemeciiiğin yeterli olmadığm, ve bu evren üz basit ve katı bir yapıdan kallalarak yap.lmasm.n akıll,crblX ğını iyice göstermiştir. Ama bu yeni durumu anJamamıza hiz yeni kavramlara gereksinimimiz vardır. Ne var ki, yeni şefi anlamı bugüne kadar henüz yeterince temeilendirilememişı,,'""'
SONUÇ: BİRİNCİL VE İKİNCİL NİTELİKLERmİ.
Soruna, belirsizlik ilkesinin, bize atomal birlik hakkında konuj, olanağı sağlayıp sağlayamayacağı açısından da bakılabilir. Şunusoralıu Kendisini görebilmek için gönderilen ışığı olduğu gibi yansıtmayalı, bu yüzden de renksiz ve çok küçük olan, ayrıca, uzay içerisinde "herha^ gi bir yerde olma" özelliği taşımayan bir şey, yani elektron denen jej olablir mi? Belki de bu durum, çok küçük şeylerin doğası (mikrokozmos) hakkında sabit olmayan özelliklerden başka bir şey değildir. Ya da Schrödingeri izleyerek, elektronun sürekli bir özdeşliği olup olmaiığ,, onun zaman zaman kaybolup zaman zaman ortaya çıkıp çıkmadığı türünden köktenci sorulara yönelinebilir. Elektronun iki yerde birden aynı anda olabildiğini telkin eden fiziksel deneyler vardır. Bu türlü gözlemler, fizikçileri "gizil gözlem nicelikleri" (latent Observal) ifadesine süriikle-miştir. Diracin ortaya attığı bu deyim bir fiziksel sistemin ölçülebilirlik karakterine işaret eder. Deyim, Aristoteles'in "ilinek" (bir tözle birlikte görülen) kavramının yeni bir versiyonudur ve Batı felsefesi ve bilimi için çok etkili olmuş olan eski bir düşünce modeline işaret etmekteir. Yani töz ile ilinek arasındaki antitez dummuna. Töz, "gözlem nicelikleri"nin taşıyıcısıdır ama kendisi bizzat gözleme açık değildir. Ama buna rağmen, gözleme özdeş olan bir geçiş noktasını temsil eder. Bizim dilimiz, bu modeli kendi özne-yüklem yapısı içinde yansıtır. Ne var ki, konuya tarihsel açıdan bakıldığında, aslında Grekçenin özne-yüklem formunun Aristoteles'in töz-ılınek modeline öngeldiği görülür. (Bu konuda F He-inemann'ın "Bilgi Kuramı" yazısına bakınız.)
sorular sorulmuştur: İlinekler -o zamanlar nitelikler olarak adlandırılıyordu- gerçekten töze mi aittir, yoksa onlar töze eklenmiş, iliştirilmişler midir? Bugün de soru yeni bir yorumla şöyle soruluyor: Gözlem nicelikleri fiziksel sistemlere mi aittirler? Bu niceliklerin algı süreci içinde oluştuklan gibi bir seçenek olabilir. Böylece, birincil ve ikincil nitelikler arasında daima su yüzüne çıkan farklılık burada da kendini gösteriyor. Birincil niteliklerin tözler olması gerekir ve bu nedenle onlar nesnelerin kendilerine aittirler (kütle, büyüklük, durum, v.b.).tesettür İkincil nitelikler ise, sistem ve gözlemci arasındaki karşılıklı etkileşim sırasında ortaya çıkarlar (renkler, tad, güzellik, v.b.). Bu nedenle de ikincil nitelikler büyük ölçüde özneldirler. Bilim tarihçisi, aslında bilim tarihinde birincil niteliklerin giderek çözümlenemez olduklarının farkına va-nldığını ve onlar hakkında adım adım araya ikincil niteliklerin konulmasıyla haberdar olduğumuzu söyler. Fiziğin gençlik dönemine ait bir kavram olarak "durum" bir birincil özelliktir. "Durum"un ikincil nitelikler dediğimiz hız, itme, enerji gibi şeylerle bir arada olmasından ne anlamamız gerekir ki?
Ne var ki, nesnelerin hangi özelliklerinin birincil ve ikincil olduk-lan tartışması, bizim burada formüle etmeye çalıştığımız ilkeler açısından bakıldığında, büyük ilgi çekmelerine rağmen, bilimsel değildir. Yine de somn, az çok üzerinde anlaşmaya varılabilir bir terminoloji ile bir formüle bağlanabilir. Çünkü, bizler, temelde yatan sorunu henüz çözemedik. Örneğin psikolojide, insansal "durum"lann betiminde gözlem nicelikleri ile ilgili olarak iki yola başvurulduğu görülür. Bazı gözlem büyüklükleri göreli olarak sabittir. Örneğin, insanlann bedensel büyüklükleri, ağırhklan, zekâ dereceleri, akılsal güçleri ve ahlâksal karakterleri, sabit gözlem nicelikleri olarak ele alınır. Öbür gözlem nicelikleri ise gelip geçicidir ve rastlantısal olarak zaman zaman ortaya çıkarlar: korku, öfke, sevgi vb. gibi. Sonuncuların zaman zaman gerçekleşmelerine rağmen, insan, birincilere gizil (potansiyel) olarak sahiptir. Böylece bizler, gerçek ve gizil gözlem nicelikleri arasında bir aynm yapanz. Hiç kimse de, psikolojide olduğu gibi, öbür insan bilimlerinde de, bu
türden gizil özelliklerle iş görüldüğü hakkında bir kuşku du sik fizikçiyse, böyle bir dile başvurmayı sağlıksız sayar. ^4 Psikolojide, bazan bu gizil özelliklerin, bazı ölçmeleryo|^ deyiler oluşturmaya hizmet ettiklerini gözlemek ilginçtir. lojisini topluca kavramaya yönelik bir araştırmanın, bunlan dikk?' makla daha verimli olacağı açıktır. Böylece, "gizil gözlem niceljidj^. eski ikincil niteliklerin karakteristiklerinden bazılannı ortaya çıkan, Fizikçi, nesnelere böyle bir tutumla baktığında, kuantum mekaj,. ğindeki gizil gözlem niceliklerinin nesnelerin tözsel özellikleri olupoi. madiği sorusunu soramaz. Bu bakımdan, onun yaptığı bilim, belkiık psikolojiye onun sandığından daha yakındır. Belki de, öbür birçok f|. ziksel gözlem nicelikleri yanında bizzat "durum" da gizildir ve bunla, tüm zamanlar için özelleştirilemezler. Tersine onlar, ölçülebildikleıi oranda” bir görünüm kazanırlar. Zor da olsa bunu tasanmlamaya yöne-lindiğinde, onun herhangi bir inançsal argümana bağlı olmadığı goril-lür. Çünkü görülebilirlik, fizikte uzun zamandanberi bir olasılık ölçütü olmuştur.
Böylece, yazımızı yanıtsız kalan bir çok soruyla bitiyoruz. Doğa felsefesinin göreli olarak sağlam olan bölümlerini ele aldıktan sonra, bugünün bilimsel düşüncesinin "ön cephe "sine, yani doğa bilimi ile felsefenin daima canlı bir karşılıklı etkileşim içinde olduklan ve giderek yeni yeni problemleri banndıran yere gelip dayandık.tesettür Doğa felsefesinin işlevi de budur. Doğa felsefesi, bilimin doğruluk ve anlama peşindeki çabasına eşlik eder; o, bilimi geçmişin bilgeliği önünde saygıya davet eder ve araştırmacının kendilerine dayanarak sonuçlara vardığı yöntemleri
BAVINK, B., Ergehnisse und Probleme der Naturwissenschaflen, Zürich, 1954, lO.baskı.
BRIDGMAN, P.C., Reflections of a Physicist, New York 1950.
BROGLIE, L., Licht und Materie, Paris 137, Almancası: Hamburg 1944, ö.baskı.
CASSIRER, E., Determinismus und Indeterminismus in der mo-demen Physik, Göteburg 1937.
CASSIRER, E., Zur modernen Physik, Darmstadt, 1957.
DINGLER, H., Die Methode der Physik, München 1939.
DINGLER, H., Das Experiment, Sein, Wesen und seine Geschich-te, München 1928.
EDDINGTON, A., The Nature of the Physical World, London 1942.
EDDINGTON, A., Die Naturwissenshaft aufneuen Bahnen, Bra-unschvveig 1935.
EINSTEIN, A./INFELD, L., Physik als Abenteuer der Erkenntnis, Lieden 1938 (Bkz: A.Einstein/L.Infeld, Fiziğin Evrimi, çev. Ömer Ünalan, Onur Yayınlan, 1972 -çev-).
HARTMANN, N., Philosophie der Natur, Berlin 1950.
HEISENBERG, W., Die Physik der Atomkerne, Braunschweig 1943,3.baskı 1949.
HEISENBERG, W., The Physicist's Conception of Nature, Ne w York 1943.
JEANS, J., Physik und Philosophie, Zürich 1942, 1944, 1951.
JEANS, J., Physik im Vordringen, Braunschvveig 1949.
LEMAITRE, L., L'hypothese de Tatome primitif, Brüssel 1946.
MARGENAU, H., The Nature of Physical Reality, New York 1950, Physical versus Historical Reality in "Philosophy of Science" cilt II; 1952.
PLANCK, M., Vortrâge und Erinnerungen, Stuttgart 1949 (Bkz:tesettür
