tesettür ve felsefi
en güzel yazılar yazan tesettür diyorki fcbefelen tarafından kabul edilen tarih dışı, Me. âz ve ozbılınçln kabulünü dile getirir. Hiç Varolan' dH ve dıkn taşıdığı, tarihsel, kültürel antoreiann oluşturduğu kurgu olurken 'öz'ler sabit yapılandır. Pek tabii ki varoluşçuluk ^ j0« üce geldğnı len sürerek Sartre'ın kendi için varlık'ı Oeaeı «terak adandırdığı varoluşa açık varlığın kendini ger-sanmr Varoluşçuluğun 'istesek de istemesek de bağım-ve dün taşKkğı tarihsel, kültürel, toplumsal anlam, luler ıgne düşüncesinin söylemidir, işte varoluşçuluğa■«r MMdwi{hAI m ignde 'kerKk kendini yapar' ve gerçekleştirir. Dea*» »e kcrviı Ign Varlık sabit bir öt tanımayışı ve varoluşa gdeceğe donuk bir tasanmdır.’ İşte bu noktada romanla-Msefemn kavramlanrM eserlennde fragmatıkal bir halde tem tum İHI yukarıdaki söylemleri daha zengin işlemişleridir.
M»kıcMıd»ai diğer felsefe akımlarında olduğu gibi), bizde nâiMiıııt^üı Etkısmı, 1950 kuşağının sanatçıları üstünde gos-<^«vya goruşu olarak doğrudan doğruya, kimimizi edebi İmk etkilemiştir. Demir ûzlu'deki ve bendeki kadar belir-^t*^**. Troya'da Olum Vardı'dan bu yana. Bilge Karasu'nun Uyarım şiirinde. Edip Cansever"de (bir de bu gözle •ei^Sen HasAm'ı), bizden sonraki kuşağın birçok hikâyecisin-Seftm tleri'de varoluşçuluğun bıraktığı izleri görmek Kkjvt 2009-145).
^yazarUnn yanırKİa Vüs'at O. Bener, Yusuf Atılgan, Nezihe Meriç,
Edgo. Sevgi Soysal. Adnan özyalçıner. Onat Kutlar ve Erdal öz ptode hem hikâye hem romanlarında varoluşçuluğu fragmatikal bir
idüenm alarak işlerler Bu yazarlar, 1950'H yıllarda eserlerinde tem olarak aarokjşçu temalan *1955-1960 ve 19BO-1990 arasında özellikle öykü mmmmm başat kültürel ve yazınsal figürü yabancılaşma, anomi ve marazi-dar kügan m aylak ktşısi de Edgü'nün kişileri gibi davranışsal, cinsel ve ileti-wmm ayumıiTİı ir gösterir Ozlu'nün kişilerinde de aynı belirtiler görüimek-009ı 145) fladelennde görüldüğü gibi hem son dönem yapıtlarına öe gelecek yazar neslini etkileyerek varoluşçu temaları onların de yansftmdUraı sa^riar. Bahsi geçen bu son dönem eserleri ıFwl Eögu nun Kmıse ve O/Hakkâri de Bir Mevsim, Demir özlü nün Bir SMb^MT'dan başlayarak Ithaka'ya Yolcutuk'a uzanan romanları ile [ O tmrrır Buzul Ça^'nm Virüsü, Bay Muannit
ri,k' olan üzerinden özgürlük' kavramını da kendi için varı romanlardaki başkişilenn ekseriyeti kmd- „
®"vaman karjısı^a dil ve dil ile yuk/enen anlam ve de^e.^ HU‘sererin fenomenolojik yöntemiyle paranteze a/ıp Varola^kend. ^ ^ TdeZrlerini yüklemeye çalıştıklar, görülür. Bu noktada kendi ıçm v« Tan her ne kadar anlam ve değerler içme atılmış olursa olsun ozgudoğ^ Asabilir. Buradaki özgürlük' asıinda kendi için varl.k'ın, kendinde kendi seçtiği anlam ve değerleri yüklemesi, bunları kendi tasarlaması, seçmeı. ve belirlemesidir. Sartre bu noktada kendi için varlık'm ya tamamen ıçerıstnt fırlatıldığı anlam ve değerlere bağlı ya da bunlar karşısında tamamen 6zgıa olduğunu düjunür. Sartre'a göre insan ya kendi anlam ve değerleriyle yine kendinin temellendirdiği özgürlüğü seçer ya da hazır sunulu değer ve anlam-lann temellendirdiği alanı tercih eder. Bu İkincisi kendisi içm varlık ın yabancılaşması anlamına gelir; çünkü kendisi için varlık' hem özgür hem de sunulu değer ve anlamlar içerisinde belirlenen varlık ol(a)maz.
Hiç kuşkusuz 'kendi için varlık'm, geçeklik düzleminde dil ve dilin taşıdığı değer ve anlamlar karşısında özgürlüğünü elde etme çabasında onun en önemli yardımcısı 'kendinde varlık'a yönelen ve onu anlam bakımından temellendiren anlamın kaynağı olan 'özne'nin 'bilinç'idir. Bu noktada Sartre ın etkilendiği Husserl fenomenolojisi 'varolan'a anlam yükleme noktasında butun etkinliği 'özne'ye, onun 'bilinç'ine verir. Sartre'ın da etkilendiği Husserl fenomenolojisi doğada, fiziksel alanda ve gerçeklik düzleminde bulunan kendinde varlık I, kuran anlamlı hale getiren 'bilinç'in, aynı zamanda bu gerçeklik düzlemindeki 'varolan'lar olmadan kendisini var edemeyeceğini ileri sürer. Çunku Husserl in öne sürdüğü gibi bilinç ancak bir 'varolan'm bilincidir. Bu noktada bilinç' yönelimsel olarak nedensiz, olumsal ve saçma olan kendi başına bir anlam ifade etmeyen 'kendinde-varlık'ı anlamlandırarak belirler. Bu nedenlerle 'kendi için varlık' varoluş olanaklarını elinde bulunduran doğası gereği özgür bir varlıktır. Burada İnsana geçici olarak özgür olmadığını duyumsatan ise 'kendinde varlık'a ait olan dil ve dilin yüklediği tarihsel, kültürel anlam ve değer yargılarıdır. Bu noktada 'kendi için varlık' içine fırlatıldığı bu anlam ve değerler kuşatılmışlığı içerisinde kendi olanakları ile dışarı çıkabilir. Bu 'kendi için varlık'm doğasından kaynaklanır. Özgür olan 'kendi için varlık', kendi belirler ve seçer. Kararlar alır, uygular, seçimlerinin ve kararlarının sorumluluklarını üstlenebilir. İnsan, davranışlarının bütününün toplamı olan bir varlıktır Fenomenolojik olarak görünen yaşamından ayrı hiçbir şey yoktur.
Kendi için-varlık varoluşunu gerçekleştirdiği oranda varolur. Bu noktada o, her ne kadar değer ve anlamlarla yuklu bir alanın »çine atılmış olsa da I ..,1 kendinden sorumlu, kendini kendi
„ hem terihsel ve kültürel olana hem de dil e anakronik ^^^Tyukande bahsi geçen romanların büyük kısmında baş-^ e vurgu yapması ve geçmişini kabullenmemesi bu anak-^^^^'^^^Lçestdir. Çunku varoluşçu felsefeye göre geçmiş yaşanılan <^/^|jy*tgHecek ise bir tasarımdan ibarettir. Varoluş felsefesine göre B ^tapa gelen anlardan ibarettir. Sartre'ın Bulantı sının başkişisi ^ noktada gerçeklik düzleminde Varolan' üzerindeki dil ve dilin ¥9 tarihsel değer yargıları ve anlamları gibi paranteze almakla ım»rkğı bu hazır sunulu dilin değer yargıların ve anlamların yerine İşte bu rtedenledir ki bireyin yaşadığı an'a göre hazır sunulu taşıdığı tarihsel ve kültürel anlamlar ve değer yargıları sü-^dağfftğktden hatıralar sürekli yapay ve belirsizdir; çünkü yaşanılan an'da 0ğt0iı mmeâendiren anlamlar ve değer yargıları sürekli kaybolur ve yenileli ymdan üzerindeki dili, bu dilin taşıdığı tarihsel ve kültürel değer yargıları-• le anUmlann paranteze alanlar 'varolan'a yenilerini yüklemeye mecbur-ğ0t §u noktada Husserl fenomenolojisinin işaret ettiği paranteze alma ve nfep jMeme süreksizdir. Bu nedenle de insan kronolojik olarak devam ğğmoiayiaria yuklu bir geçmişe sahip değildir.
^Sır^jgore kendi için varlık' olan hem 'varolan'ı kendi 'bilinç'ine göre an-â^dmdnp temellendirebileceği hem önceden bir belirleyenin de olmadı-^ıln karar vermeye ve özgürlüğe açık bir varlıktır. Gerek bu nedenlerle ge-nbf eyfemlerıryde hazır sunulu değer ve anlamlar içerisinde yaşadığı 'an'a fd/9 anakronik bir tarzda hareket ettiğinden hem tamamen yalnız hem yol ifkimlarmda kılavuzsuzdur. Bu nedenle yukarıda değinilen birçok romanda ifkifmın yatmz olduğu görülür.
karakışa açık 'Kendi için varlık' özgür olmak için seçim yapmak zorundadır. seçim ona kaçın(a)mayacağı bir zorunluluğu ve sorumluluğu yükler. Bu ada tendi için varlık' seçimi esnasında bu seçimlerin doruluğunu test en oryemli ayraçlardan biri Kant'ın ifade ettiği gibi seçilecek olanın da ewensel bir yasaya dönüşüp dönüşmeyeceği ihtimalinin bulunup sıamasidır Bu seçimde 'kendi için varlık' olan tarihi aşan, tarih üstü ;er nesneİ olan ilkeye yönelmelidir. Böylesine bir seçim de aslında çısmdan, insanlık adına tümeli seçmek anlamına gelir. Bu seçimlerde varlık' olan insan her ne kadar kendine yönelik bir seçim yapsa da in de yapmış olur. Burada 'kendi için varlık' kendi varoluşunu tasar-tasar^^kP kendi hem de başkaları içindir. Sartre bu noktada ^ karşıtlığında 'biz'i öne çıkarır; çünkü 'bilinç' 'biz'den ,değildir. Aksine kendi için varlık' olan insan hem
Sartre'ın fenomenolojik varoluşçu felsefî söyleminde 'öteki nin vni\ 'ben'in kendinin fark etmesi için 'öteki'nden hareket etmesi açısından zorjr _ bir varlıktır; çünkü 'kendi için varlık', kendini tanımlamak, tanımak ve kene hakkında bir gerçeği elde etmek için 'öteki nden yola çıkması gereklidir Bu noktada öteki kendi için varlık' kendi varlığı ve kendini bilmesi noktasında zorunluluk taşır. Bu noktada kendi için varlık' olan insan hem kendi ben im keşfeder hem de karşısına konulan öteki'yi ortaya çıkarır. Sartre bu noktada her ne kadar psikanalizimi kabul etmese de 'öteki' hususunda psikanalizimin teorilerini paralelinde söylemler geliştirir; çünkü Lacancı psikanalizim kuramında da 'ben'liğin fark edilmesi için 'öteki'ne ihtiyaç duyulduğunun altı çizilir. {Tura 2007:31).
Varoluşçuğu fragmatikal olarak işleyen romanlarda görülen bir diğer tema ise öz ve varoluş' kavramları ve bunlar arasındaki ilişkilerdir. Varoluş felsefeleri genelde 'öz' ve 'varoluş' kavramları üzerinde durarak 'kendi için varlık'ın Varoluş'unun özden önce geldiği' olgusunu temel alırlar. Bu noktada 'öz', ister transandantal, ister metafizik isterse deneysel alanda olsun, 'varoluş'un karşıt kavramıdır. Yirminci yüzyıl 'bilinç' felsefeleri insanın belirlenmiş bir 'öz'e sahip olmadıklarını düşünürler. İnsan da bir 'öz' olacaksa o bu 'öz'ü 'varoluşu' ile gerçekleştirecektir. Varoluş ise sürekli olmuş bitmiş bir süreç değil sürekli devinim isteyen bir süreçtir. Bu felsefe ekolleri, sadece 'kendi için varlık' olan insanın varolan'a hazır sunulu dil ve dilin taşıdığı değer ve anlamları paranteze alıp varoluş'unun bilincine vararak ve varoluşunu gerçekleştirebileceğini iddia ve akıl yürütmelerle ispat etmeye çalışırlar.
Varoluş felsefesine göre 'varoluş özden önce gelir.' Bu önermeye göre kendi için varlık', kendinde sürekli varoluş olanaklarım gözlemleyip, kollayarak bu imkânlan her an kullanma eğilimlerine girip 'varoluş'a açılabilir (Sartre 2009: 146). İşte bu noktada 'kendi için varlık'ın kendinden bağımsız olarak kendini önceden belirleyen bir önsel ve öncül 'öz'ü yoktur veya bu 'öz', onun 'varoluş'u karşısında hep geriye çekilip, geride kalacaktır. Hiç kuşkusuz, 'varoluş' 'kendi için varlık’ olan İnsanla gerçeklik düzlemi içerisinde dil ve dilin taşıdığı değer ve anlamlarla yüklü 'varolan' arasında ilişkilerinde ortaya çıkan bir durumdur. Varoluşa yönelen kendi için varlık' 'bilinç'i 'varolan'a yönelterek Varolan' üzerindeki dil ve dilin taşıdığı anlam ve değerleri paranteze alarak gerçeklik düzlemindeki Varolan'a değil 'kendinde varlık'a yönelir. İşte bu nedenle varoluş'a açılan kendi için varlık' ile gerçeklik düzlemi ar^nciaki ilişkiler
bomluşudur, Bunun en önemli nedeni de varoluş'un 'kendi için sistematik bir hâlde yaşa(ya)maması, kültürün dilsel--•^jlanı tarafından oluşturulan 'bilinç' ile algıla(ya)mamasıdır. Bu nok-Bulantı' adlı romanında Roguentin için bulantı' nöbetleri hem de transandantal bir görünüm arz eder.
^ göre'kendi için varlık' gerçeklik düzlemindeki 'varolan' üzerinde dil jin yüklediği anlam ve değer yargılarını paranteze alarak 'kendi olan var-J[ıljılır>ç ile yönelir Böylece de 'kendinde varlık'a kendi anlam ve değerlerlerken hem kendi dışındaki bir varlık tarafından belirlenmediğini hem olduğunu duyumsar. İşte bu durumda 'kendi için varlık' 'varoluş'unu ^bileştirmeye çalışırken aynı zamanda kendinde hem değişmeyen bir IbOnun olmadığını hem de 'ne değilse o olan, ne ise o olmayan bir varlık' j^()ugunun farkındalığına varır. (Sartre 2009:140) Bu ifadelerde yer alan 'kendi jçı, varlık’ 'ne değilse o olan' bir 'varlık'ın olması aslında Sartre'ın 'Bulantı' ro-^ndakı başkişisi olan Rouguentin'in 'bulantı' nöbetlerinin öncesinde oldu-^ gibi henüz 'varoluş'a yönelmemiş 'kendide varlık'ı ve kendini dil ve dilin »şKkğı değer ve anlamlarla algılayan durumudur. Bu noktada 'kendi için varili bu durumda ne değilse o' olan bir varlıktır. Kendi için varlık'ın 'ne ise o olmayan bir varlık' olması ise insanın dil ve dilin taşıdığı anlam ve değerler içinde varoluşa açılmamasıdır. Bu noktada 'insan'ın gerçek 'ne'liği ne ise o değildir Bu her iki durum da 'kendi için varlık'ın, olanakları ölçüsünde dil ve din taşıdığı anlam ve değerlerle yüklü 'varolan'ı kendini değiştirme, kendinin dışına çıkabilme potansiyeline sahip olduğuna bir gönderme yapar.
Felsefe tarihinde fenomenlojik 'bilinç' felsefeleri, 'varolan' üzerinde dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplusal değer yargıları ve anlamların kurgusu altında değişmeyen tarih dışı, tarih üstü, genelgeçer evrensel değişmeyen bir ilke kabul etmiş ve bunu akıl yürütmeleriyle ispatlamaya çalışmışlardır. Sartre 'varoluş özden önce gelir' ilkesiyle insanın doğuştan gelen belirlenmiş bir öz'ü olduğunu reddeder. Böyle bir 'öz' olması durumunda ise 'varoluş' özden öncedir 'öz' ise kendinde anlamı bulunmayandır. Çünkü 'kendi için varlık olanaklarıyla varoluşa açık bir varlıktır. Bu noktada 'kendi için varlık' her ne kadar dil ve bu dilin taşıdığı değer ve anlamların içine fırlatılmış olsa da varoluş açısından tamamlanmış bir varlık değildir. Onun tamamlanması Varoluş'a açılmaması anlamına gelir. Bu noktada 'kendi için varlık' dil ile hazır sunulu değer ve anlamların içinde kendini belirleyip davranışlarında bunları sefgrteyebtlir, yapabilir ve yaparak yapılabilir.
^rtre'ın Jj^l^^Hiçlik adlı esrinde tanımladığı kendinde varlık' aslında . anlam ve değerlerden arınmış varolan'dır. (Sartre
^adil yapıtında Roguantin 'varolan ın bu doğal yapı-
. ^algılar. 'Kendinde varlık' daha sonra dilin taşıdığı
^değer ve anlamlarla bilinç' ile temellendirilerek
TURK ROMANINDA FELSEFİ AÇILIMLAR
rreklik düzleminde 'varolan'a dönüşür. Bulantı nın başkişısı aündelık hayatında karşılaştığı 'varolan' ise bu çeşitten bir varlıktır l>te bu noktada 'varolan'ın dil ve dilin taşıdığı tarıhsei kültürel ve toplumsal yargılan ve anlamlardan soyutlanmış olan kendinde olan' varlık halı oiın varoluş' ile karşıtlık içindedir. Bu noktada belirtenmiş, kendilerini belirtme yetenekleri olmayan 'kendinde varlık' için varoluş söz konusu değilken 'kern^ için varlık' için varoluş kaçınılmazdır. Bu nedenle kendinde varlık' için oı varoluştan önce 'kendi için varlık' olan insan için ise varoluş özden önce getir (Sartre 2009:143) Bu noktada her ne kadar dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer ve anlamlar dünyaya fırlatılmış 'insan'ı-'ozne'yi belirlerken aynı zamanda kendine yabancılaştırır. İşte 'varoluş' bu hususta tam tersi bir süreç takip eder. Bu noktada 'kendi için varlık' 'özne'de önceden 'kendinde varlık'ı değil de sonradan tasarımlanın 'varolan'ı belirleyebilir. Yoksa Bulan tı'nın başkişisi Roquentin gibi 'bulantı' nöbetlerinde dil ve dilin taşıdığı tarih sel, kültürel ve toplumsal değer ve anlamlarını paranteze alarak doğasıyla karşı karşıya kaldığı 'kendinde varlık'ın 'öz'ünü belirleyemez.
Türk romanının felsefeyle ilişkisi anlamında yukarıdaki bilgilere bakıldığında varoluşçu felsefenin fragmatikal olsa da Türk romanında önemli bir tem olarak işlendiği görülür. Hiç kuşkusuz varoluşçuluk köken itibariyle Husserl fenomenolojisine ve ardından Kant, Descartes'in içinde de bulunduğu aydın-anmaya kadar gider. İşte Türk romanında bu varoluşçu dolayısıyla da aydın-anma felsefesinin yanında bu felsefeye karşıt felsefî söylemlerin işlenildıği romanlara da az da olsa tesadüf edilir. Bu romanlar arasında en dikkate değer A ev Alatlı nın Aydınlanma Değil, Merhamet adlı romanıdır. Bu romanda yazar, Aydınlanma düşüncesine ve bu düşüncenin varettiği paradigmaya eleştirel bir tavır alır. Aydınlanma "Avrupa'da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve önde gelen birtakım filozofların aklı insan yaşamındaki mutlak yönetici ve yol gösterici yapma ve insan zihniyetiyle bireyin bilincini, bilginin ışığıyla aydınlatma yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel dönem, bilimsel keşif ve felsefî eleştiri çağı, felsefî ve toplumsal*' harekete verilen addır. (Cevizci 200S: 176). Alev Alatlı, Aydınlanma Değil, Merhamet romanında işte bu aydınlanma hareketinin insanların, yaşananlarını, ülkülerini, bilgi birikimlerini, inançlarını hükümsüzleştirdiğini, aydınlanma ve daha sonrada aydınlanma düşüncesinin hâkim olduğu dönemlerde bu değerlerin hiç olmamışlar gibi kabul edildiğim, teknolojik üstünlüğün revaç hale geldiğini ve çokbilmişlik, kabalık, yüzeysellik, hafifmeşreplilik gibi davranışların aydınlanmadan sonra yayıldığını düşünür. Hâlbuki Aydınlanma döneminin en önemli
fılozoflanndan bin olan Kantin aydınlanma tanımında Alatlı'nın öne sürdüklerinin hiçbiri mevcut olmadığı gibi Kantin Aydınlanma düşünceleri de Alatlı'nın
tanımladığı $elüldeb.thükümsuzteştırmerT«vzu bahis değildir. Bu noktada
. „,^nrn«lnedeYaşam tarzının dönüşümünde görür aydın-tesettür sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder