tesettür ve felsefi bilgi
en güzel yazıları yazan tesettür diyorki üjennde mı gerçekleşmektedir, akıl temeli üzerinde mi? kavramını üretim için bedensel çalışmanın karşıtı olması anla-iF*’^*7«saretlt olmak İçin ruhsal inisiyatifin karşıtı olması anlamında Oo»»yK*y*a. Kant in tanımladığı aydınlanma, kişinin ruhsal inisiyatif öngörmektedir* (Kayıran 2006: 644). Aslında Aydınlanma dö-IB önemli fHozoftanndan biri olan Kant, Saf Aklın Eleştirisi ve Pratik mSk kitaplarında insan aklının bilme olanaklarınıaraştırmaya ^ İM araştırmalara bakılınca Kant "dört önemli soru formüle etmiştir: 'Ne-(epıstemolojık soru)^ 'neyi umut edebilirim' (dini soru)., 'Nasıl bulunabılınm?' (etik soru) ve 'Bu ne olabilir?' (ontik soru)" (Kearney 367). Butun bu bilgilerden şu sonuç çıkmaktadır ki Aydınlanma adı dönemde birçok felsefi eğilim, kültürel yönelim ve bilimsel keşif vardır. ıgff ^l^nın romanına seçtiği Merhamet Değil, Aydınlanma adında saklı jı^nnan *haf>gı aydınlanma'nın açıklığa kavuşturulması gereklidir. Çünkü Alev Aydınlanma dönemiyle ilgili olarak yukarıda öne sürdüğü düşünceni Aydınlanma dönemini neredeyse tek başına temsil eden ve bu dönemin en filozoflarından biri olan Kant'ın felsefî söyleminde yer almaz. Alev Mımn Aydınlanma Değil, Merhamet başlığında istenilmeyen Aydınlanma-ne hangi yüzüyse ve hangi dönemiyse açığa çıkılmalıdır. Yoksa böylesine bir bışiık insanın aklına Kant ın aydınlanma dediği şey, insanlara ne yaptı ki, ftddedilmekledir? Veya insanlara bir şey yaptığı düşünülen aydınlanma, Hant ın tanımına ait olan aydınlanma mıdır?" veya "Kant'ın tanımladığı aydın-Mnma, ne zaman ne ölçüde gerçekleşti ki reddedilmektedir?" sorularını getirmektedir (Kayıran 2006; 644).
Hh; kuşkusuz Türk romancılarının bu şekilde felsefî düşünce ve söylemleri ^omanlannda fragmatikal bir şekilde tem olarak işlemesi Türk romanına yeni ve farklı soluk kazandırmıştır. Çünkü "iyi edebiyat, aynı zamanda görmeyi bilen bakmayı keşfetmiş hakiki felsefeden başka bir şey" değidir. (Ayvaz 2006: 55V Bu noktada "Nietzsche'nin filozof mu yoksa şair mi olduğuna ilişkin mo-ÖKi geçmiş tartışmanın özü de, Hüsn ü Aşk'ın pekâlâ bir felsefe metni olarak okunabileceği düşüncesinin temeli de, Heidegger'in Nietzsche ve Hölderlin vizenne onca kafa yormasının hikmeti de bu olabilir" (Ayvaz 2006; 55). Hiç kuşkusuz bu verilen felsefecilerin Alman felsefî geleneğine mensup olmaları tur tesadüf değildir. Edebî eserlerin felsefî bir metin gibi okunabileceği, şair ve yazarlann da bir filozof ve felsefeci olduğu iddiası her tartışıldığında yukarıda cU görüldüğü gibi yorumsamacı ve tarihsele! Alman felsefeci ve filozofları omek gösterilir Bu noktada yorumsamacı ve tarihselci Alman felsefeci ve fitozoBarı Fransız meslektaşlarının aksine felsefî birikimlerini Aydınlanma dö-bir aeleneği olarak kavramları anakronik,
felsefeci ve filozoflarının felsefi söylemleri, artzamanlf, tarıhsekı, mnç ku cümseyici ve yorumsamaa özellikler taşır Bu özelliklerde kurulan felsef S' / lemler hiç kuşkusuz gerek ifade edilişiyle gerekse akıl yürütme tarzıyla söyleme oldukça yakındır Bu tür söylemler eşzamanlı bir duşunmemn na tarihselciliği ve artzamanlılığh rasyonel akıl yerme kaynağı meçhul metâı zik ve transandantal görünümlü bilinmezliği, net kavramlara dayanan soy4^ min yerine retoriği ve sembolik, metaforik bir dil ve imgelemle kurulan yı, akıl yürütmelerin karşısına yorumu koyar Bu noktada Alman felsefesi nere deyse bir gelenek oluşturacak kadar birbirinin devamı sayılabilecek felsef söylemler geliştirir.
'’Nietzsche'nin Heidgger'in, VV/ffgenstein'/n Derrida nm yüzeyden olmasa di derinden birbirinin devamı olan felsefî projeleri, alışkanlığın huzuruyla içine gömüldüğümüz "hayatr dünyayla arasındaki tekabulıyetin birebir oldu ğundan zerre şüphe duymadığımız 'dili' ve bulunduğumuz zamanın kaçı nılmaz sonucu olduğundan emin olduğumuz 'tarihi' yadırgayarak anlama, yadırgatarak parçalama projeleridir aslında'" (Ayvaz 2006: 54).
Bu ifadelerde yer verilen insanoğlunun alışkanlıkla hayatı kabullenmesi aslında kendisine hazır sunulan dil ve bu dilin taşıdığı kültürel, tarihsel ve top lumsal değer yargıları ve anlamları paranteze alamamasıdır. Çünkü dil varolanı aktarmaz, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi 'bilinç'in yönelimsel olarak üzerine katlandığı, fiziksel bulanık, belirsiz 'varolan'ı yeniden kurar. İşte bu noktada kavramın, dış dünyadaki Varolan'a bir gönderme zorunluluğu olmadığı açığa çıkar. Bu nedenle dil, dış gerçeklikte varolanın birebir karşılığı değil, gerçekliği varedendir. İşte bu nedenlerle özellikle çalışmamızın ilk bölümlerinde de değindiğimiz gibi felsefeci ve filozoflar özellikle 20. yüzyılda dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve değer yargıları ve anlamlarla 'varolan'ı kurduğu yönü üzerinde durup felsefî söylemlerini dil üzerinde gerçekleştirirken şair ve yazarlar ise orijinal eserler kaleme almak için kendilerine hazır sunulu, verilen dili deforme ve reforme ederler. Hatta onlar bu verili, sunulu dilden kurtulmak ama-cıyla Diyonizyak bir eğilimle 'bilinç'i de 'paranteze alarak' insanın gerçek 'ne'liğinin ipuçları bulunan otantik hayat alanı olan bilinçdışma ve bilinçaltına yönelirler. İşte Proustun ressam karakteri Elstir'de hazır, kendine sunulu olarak verilen dil ve dilin taşıdığı tarihsel, toplumsal ve kültürel değer yargıları ve anlamlann rasyonel 'aklın' kurmuş olduğu gerçeklikten kurtulup özgün eserler vermek için Diyonizyak bir tavırla bildiklerini unutmak ister.
Trausfun kahramanı, ressam ElstıCin atölyesinde etrafındaki tablolara bakıp ressamın soyledHüennı dinlerken bk ara şöyle duşunun "Elstir'ın, gerçeklik karşısında zihnindeki butun kavramlardan annmak için gösterdiği çaba ozei-Idde dikkate değerdi; çunku resim yapmadan önce kendim bir cahil haline sokan, dürüstçe her ^eyı unutan (zira bildiğimiz şey bize ait değildir) bu adamm zıhm istisnai bir eğitime sahipti* Başka bir yerde, kahramanın buyu-
fi\ 'baa»K\en* şeye »\k defa goruyormu>(,as»na ‘ ^^otow yadırgamaya ;a\»vyor\ard\r ikisi de" IAyvaz 2006 S4
le4iWolmjıiı üzere bir sanat esen yaratma surecinde, ken jilışliageimış dil ve bu dilin tanıdığı kültürel, tarihsel ve ve anUmlarla kurulan ger<;eklık düzlemine ait öğeler MnmOtyomzyakbır tavırdır. Dıyonızyak eğilim aslında saf uUşma çabasıdır. Bu sanata ulaşmak için sanatçı/şair ve üşün eser ortaya koyabilmek için bildiğinden, yanı içerisine Viîgton ve anlamlardan tamamen arınmak ister. Onun bilgi ^^^«tirihten gelen kültürel simgesel alan, ne hazır sunulu verilen ne de rasyonel akıldır, artık onun bilgi kaynağı bilinç-Idi. Böylelikle Dıyonızyak bir tavırla elde edilen düşünce, teori |«de. roroarvia, tiyatroda sembolik, metaforik bir dil ve imge-gerçekliğindeki yaşantının arkasında ve yaşantıyla olarak bulunur. İşte bütün felsefi sitemini, söylemini kur-^ <-si»ifiyanır¥İa'bır defragmental (parçalı) felsefeden söz” edilir.Türk ggpıiüBiIcHefecı kimliği de taşıyan bir şair, Hilmi Yavuz” "Nietzsche'nin gıpüta* sahibi bir filozof olmadığını, felsefi yazılarının fragmaniter ^ ve bir sonuca gitme amacı taşınmayacağını, sonuçlanmaya-jMPcmı ızMV sürdüğünü" belirtir (Gökçe 2006: 8). Hilmi Yavuz'a göre j^fceı'Hosça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen” mısraı her ne kadar tw felsefenin dışında olmasına rağmen bu mısrada felsefi bir argü->mce 2006 8) vardır.
m »omm, hikâye ve tiyatroda sembolik, metaforik bir dil ve imgelemin Kri^ymisama gerçekliğinde yaşantının arkasında ve yaşantıyla beraber Hınülai olarak görülen düşünce, teori ve önermeler olmasına rağmen sstematik bir felsefi söylem ve sistem olarak görmek, şair ve yazarları •ttaf ve felsefeci olarak kabul etmek anlamına gelir ki bu da gerçeklikten «ü öa duşuruiştur. Bir esere felsefi vasfını verecek olan içinde yer alan dü-■Kt üon ve önermeler değil onların felsefi söylem olarak örülme biçimidir.
*Vvöe felsefenin unsurları olmaz mı? Bal gibi olur. Şeyh Galib’den verdiğiniz omek harikulade Yunus. Nesimi. Birçok örnek verebiliriz. Bunlar felsefi deler tavyor mu? Taşıyor. Hatta felsefe değeri taşımayan ne var ki? Her şeyi feüeftfvn malzemesi kılabilirsiniz. Ama felsefenin yapısı ayrı bir olaydır. Şeyh Gaİto bu harikulade teşbihi kullanıyor diye onu filozof ilan edemeyiz.
İu bir mevki makam değil. Adam filozof olunca yükseliyor, olamayınca da ^ yok. Tolstoy'da Goethe de Shakspeare de eserlerindeki i içeriğe rağmen filozof sayılmazlar Romancıdırlar, şairdirler, ti-r yahut uçu birden. Ha, bunlara "felsefi deneme" anlamında fı-ı verebılırsiniı' tOurali 2006 8V
Hriı edebiyatında Ahmed Midhat Efendi en ciddi problemleri romanda gi^¥e bu problemler hakkında okuyucuya bilgi vererek toplum ve bireyin gpııçm romanı bir eğitim aracı gören yazarların başında gelir. Yazarın 1 donem düşünüldüğünde sosyal bilim kürsülerinin henüz bilimsel ık tırtığını hissettirememeleri onların taşıyacağı yükü de romana yükle-I Bu görünüm geleneksel bir hal almış ve ilerleyen yıllarda istenmeyen r ortaya çıkarmıştır. Sosyal bilim kürsüleri kurulduktan sonra da ro-m geçmişteki misyonuna devam etmiş böylelikle sosyal bilim kürsülerinde dlvıknaa ve tartışılması gerekenler romanda tartışılmış ve aktarılmıştır. Bu-m bf omeğı olan Ahmed Midhat'ın 'felsefi roman' tarzında kaleme aldığı «pFebefeH Zenân'da mevcut dönemde Batı düşüncesi ve romanında çok-»ner edinmiş ve yavaş yavaş da Osmanlı aydınları arasında da kabul görmüş al» katkım toplumsal yapı içerisindeki konumunun nasıl yükseltilebileceğini ıMmeye çalışılmıştır.
^kukusuz Ahmet Midhat'ın “Hüseyin Fellah (1875) romanında ironik bir •mır olarak Telsefe' ve “feylezor kavramlarının, alt-kültürün algılayışını yan-pejoratif kullımları ya da Felsef-i Zenân (1870) romanının başlığında “felsefe'keknesıntn “hayat tarzı, yaşam şekli ile ilgili düşünce" anlamında günlük jiişwaaıt vb örnekler disipliner bir ilgiyle ele" alınmamıştır. (Utku 2010: 36). lu 'sedenle Felsefe-i Zenân'da dikkati çeken herhangi bir felsefî söylem ve felsefe değil felsefî söylem ve felsefenin 'ne'liğidir. Ahmet Midhat'ın felsefî sojıkm ve felsefî söylemin “ne“liği konusunda düşünmesi rastlantısal değil oddi hazırlıklann bir ürünüdür. Çünkü yazarın Dağarcık'taki "Felsefe ve Fettsıfe* "Felsefenin Sergüzeşt-I Ahvali", “Hürriyetin Mahiyeti". "Oiojen'in Tercümen Hâli" "Oiojen'in Bazı Hıkemiyyât ve Menâkıbı", “Velâdet", "İnsan", 'Duvardan"Dünyada İnsanın Zuhuru" yazıları Ahmet Mıdha'ın felse-
fe uzenndegösterir. Yine Ahmet Midhat, Beşir Fuad
"BI7j adk Fuad'ın intiharında kendisine bıraktığı mektubu
(1891) kitabında eleştirir. Ahmet Mıdhat, Batı felsefeleri karşısındaki tavrını Schopenhauer'in Hikmet i Cedîdesi (1887) eserırKİe devam ettmr Ahmet Midhat'ın Voltaire Yirmi Yaşında Yahud İlk Muaşakası (1885) adLe^r yazarın Batı felsefesini yakından takip ettiğinin bir göstergesidir Ahfv Midhat'ın felsefe üzerine bu telif ve birçok da tercüme eserleri sonucunıiı yaptığı hazırlıklar onun 1908'den 1912'de ölümüne kadar kadar Dâr.fü nun'da bir nevi "Felsefe Tarihi' olan "Tarıh-i Hikmet' dersim yürütmesine «»-min hazırlamıştır. Ahmet Midhat Efendi gerek Dârulfunun'da gerekse dır>er okullarda okuttuğu derslerin akabinde Tarih-i Edyan, Tarıh-i Umûmi, Tar-h Hikmet başlığında felsefî içerikli kitaplar da hazırlamıştır (Utku 2010 3 7-42)
İşte Ahmet Midhat'ın Felsefe-i Zenân adlı romanını yazarın felsefe üzerin deki bu çalışmalarına ve merakına bağlamak gereklidir. Felsefe-i Zenân kurgu itibarıyla zayıf bir romandır. Kadınların konumuyla ilgili tartışılan duşuncefer yapının önüne geçmiş, kurgu silik kalmıştır. Bu durumun en önemli nedenle rinden biri Felsefe-i Zenân'da tartışılan konular diğeri ise mevcut dönemde Türk romanının henüz emekleme devresinde oluşudur. Felsefe-i Zenân da kadınların toplumdaki konumları üzerine düşünceler yine mevcut donemin romanında çok görülen bir anlatım tekniği olan mektup turu kullanılarak aktarılmaya çalışılmıştır. Bu tarz bir anlatım tekniği, düşüncelere, bilgi aktarmaya ve tartışmaya elverişli olduğundan yazar romanın kurgusal gerçekliğine, figürler arasında gidip gelen uzun uzun mektupları almıştır. İşte bu mektuplarda a ınların toplumsal yapıdaki konumları ve bu konum üzerindeki düşünceleri üzerinde durularak bunlar uzun uzadıya aktarılmıştır.
Romanın başlangıcında Fazıla Hanım'ın babası tarafından geleneksel bir eğitimle hadis ve tefsir dersleri aldırıldığı üzerinde durulur. Bu noktada Ahmet Midhad Efendi romanın diğer kahramanları gibi “fazladan gelen Fazıla ismim bir değer yargısı bildiren bir gösterge olarak seçerken bu isimle hem gelenekli hem de yeni eğitimin bir karakterin üzerindeki etkilerini göstermek istemiştir Gelenekli eğitimle yetişen Fazıla Hanım 'babası öldükten sonra felsefeye ilgi" duyar ve bulabildiği kitaplarla bu konuda da bir hayli bilgi sahibi' olur. (Ahmet Midhat 1998; 5). Hatta o, okumaya o kadar düşkündür ki babasından kalan iki evden büyük olanını gereksiz eşyalarıyla birlikte satarak hisse senedi alıp bu senetlerden kazandığıyla zar zor geçinerek, kalan boş vaktini kitaplara ayırır. Hatta Fazıla Hanım yemek pişirmeyi ve çamaşır yıkamayı bile okumayı engelleyen işler olarak gördüğünden yemeğini "çarşı aşçısından getirir, çamaşırlarını da dışarıda’ yıkatır (Ahmed Midhat 1998. 5). Bu davranışlarıyla Fazıla Hanım hermeneutikçilerin ısrarla üzerinde durduğu yaşantı' yoluyla öğrenme ve yaşantıya katılmayı gen
^^a^ise teknolojideki az gelişmişlik nedeniyle burjuvazi feodal toplumun bi _
Işt® bu nedenlerle Alman düşünür, şair ve yazarları Fransızlar gibi
J^^iyl'e bağlarını koparmadan, uzlaşmacı bir sınıf tavrıyla güçlenir. (Tura
' bağlarını kopararak felsefi söylemi ortaya koyacak net kavramala-^^yondmekten ziyade hep geleneğin içerisinde yeniyi aramak isteyerek yo-^ ve tarihselciğe yönelirler. Bu noktada artsüremli, tarihsele! ve ^msamacı olan bu felsefî düşünce ve yenileşme hareketi hem edebî eser-sembolik, metaforik bir dil ve imgelemin kurduğu yanılsama dünyasında (elsî(idüşünce, teori ve önermeleri fragmatikal olarak yaşantıyla birlikte sunar de kavramlarla kurulması gereken felsefî söylemi bahsi geçen dil anlayışıyla kurmaya çalışır.
Aldığı eğitim sonucu gelenekle bağını bir türlü kopar(a)mayan Fazıla Hanım yine de felsefî düşünmeyi nedense bu gelenek içerisinde aramaz. Felsefeyi kitaplardan öğrenmeyi tercih eder. Aslında bu tutum felsefî olarak Fazıla Hanım ın gelenekli felsefeden tamamen bağını koparmak istediği anlamına da gelebilir. Fazıla Hanımla birlikte diğer Tanzimat romanı başkarakterlerinde görülen bu çeşitten çelişkiler aslında yine geçmişten bağını ko-par(a)mamaktan kaynaklanır. Yine de Fazıla Hanım'ın mevcut dönemi içinde en dikkate değer yeniliği felsefeye merak sarmasıdır.
Hiç kuşkusuz Aydınlanmacı modern felsefenin kurucusu Descartes insanın bilgi kazanımını "hiçbir akıl yürütme yapılmadan edinilebilecek kadar apaçık olan kavramlar", "duyuların deneyinin öğreteceği şeyler", "diğer İnsanların konuşmaları" ve "iyi bilgiler verme gücüne sahip kişiler tarafından yazılan kitaplar* (Descartes 2007-a; 38) gibi dört kaynaktan aldığını sayarken bu araçların içine metafizik ve transandantal alana açılan kaynaklardan hiçbirini al-nw2. Bu da gösteriyor ki felsefenin kaynakları hep 'varolan dır. Felsefe varolan'ı 'bilgi nesnesi' yaparak akıl yürütmelerle sonuca gider ve matematik kesinliğe varacak sonuçla elde etmeye çalışarak bu sonuçlarla karşısındakini •kna etmeye çalışır. İşte bu noktada Felsefe-i Zenân'ın kadın karakteri Fazıla ^rıım, döneminde metafizik ve transandantal görünümündeki alanların ap-^tofi bilgileri görünümdeki malumatların cirit attığı bir dönemde oldukça yeni olan bu felsefî bilgi alanına merak eder. Descartes'in bahsi geçen bilgi kaynak-lan arasında metafizik ve transandantal görünümündeki bilgUlanlarını almaması onun bilinmezliği
Fazıla Hanım, içerisinde bulunduğu sosyal ortamdan kopan, kitaplara gömülen, mevcut toplumun kendisinden beklediğini bilinçli olarak reddeder eklektizme yönelen bir kişiliğe sahiptir. Bu yönelimleriyle Fazıla Hanm Lacan'ın işaret ettiği gibi toplumların erken çocuksu donemlen olan geleneksel toplum evresinden koparak kültürel-simgesel dil alanında “kım’lı^n kur maya yönelir. Çünkü felsefe kültürel-simgesel alanın bir etkinliğidir. Fazıla Hanım'ın bu alana yönelmesi onun kültürel-simgesel kim liğini güçlendirirken aynı zamanda kökensel arzu ve dolayımsız algı alanıyla kurulacak bd^iarınt gevşeterek 'bilinçdışı' karşısında bilinci daha da kuvvetlendirir. (Tura 2007. 70-71).
Fazıla Hanım'ın toplumların erken çocuksu dönemleri olan geleneksel toplum evresinden kopuşu roman boyunca devam eder. Kimseyle görüşmeyen Fazıla Hanım sadece Ayasofya Kütüphanesinin memuruyla arkadaşlık eder Böylelikle Fazıla Hanım hem Ayasofya Kütüphanesinden hem de diğer kütüphanelerden kitaplar getirtir, okuduktan sonra kütüphanesinde bulundurmak istediği kitapları maddî gücü yeterse aldırır, yetmediği takdirde yazdırır Bu tavır ve davranışlarından dolayı Fazıla Hanım artık köşesine çekilmiş bindir ve kitaplara gömüldüğünden yalnızlığı gittikçe artmaktadır. Fazıla Hanım'ın bu tavrı da mevcut dönem düşünüldüğünde birçok bakımdan oldukça yemdir, çünkü gelenekli toplumda bilgi edinme sözlü kültüre dayanırken Fazıla Hanım kitapları, yazılı kültürü tercih eder.
Bütün bu kopuşların ardından Fazıla Hanım'ı hayatın içine çeken ise arkadaşı Ayasofya Kütüphanesi memurunun ona, imarete terk edilen yedi sekiz yaşlarında bir çocuk getirmesi olur. Fazıla Hanım hayatını kitap okumaya adamasına rağmen bu çocuğu kabul eder. Bu kızın özelliklerine uyçun olarak yazar, kıza yine değer göstergesi olarak 'Akile' adını verir.
Allah bu kızcağıza o kadar akıl ve anlayış gucu vermişti ki, onu sanki tepe-den tırnağa akıl olarak yaratmıştı. Fazıla Hantm bu yüzden “Akile’ adını koyduğu kıza terbiye ve ders vermeye merak sardı ve gayet kestirme bir yoldan okutarak az zamanda çok şey oğreni* (Ahmed Midhat 1998. 6)
Bu rfadderde yazann, felsefi bir roman kurgulamasında karakterlerin adla-nm çok bilinçli olarak seçtiği gorulur Bu adlardan brrı de ’Akıle’dır. Felsefenin en temel ozelMdennden bm metafizik ve transandantal alanların belirsizliğinden uzak durmak ısteyışKÜr. İşte bu nedenle felsefe söylemini varolan dan
insanlarda aynı olan 'akıl' İnsanlara doğuştan konmuş gerçeklerden oluşmuştur' (Cuvililer 2007: 372). İnsanın ^"^^^ekleri temsil eden fikirler Skolastiğin 'tümelleri' ile karıştırıl-^ .gerçek ve değişmez yapıları n fikirleridirler" (Descartes
^oLcartes'e göre her şey bize duyular aracığıyla gelir. Bu nokta-fjoğuştan gelen fikirleri, dıştan gelen yapay fikirlerden ayırır. 0p^^t?u doğuştan gelen fıkii* ^
tarafından kabul edil
0bu doğuştan gelen fık
cirler' teoremine empiristler ve Ingiliz Filo-lilmez. Locke insan zihninin 'temelde 'boş j rasa) olduğunu ve tüm' fikirlerin 'duyumun ve 'ruhun kendi edindiği bilgiye' dayanan düşünümün ikili kanalı aracılığıyla #*^]^J^ynaklandı^^ ileri sürmüştür' (Locke 2007: 374). Locke'nin boş rasa) kuramı Leibniz tarafından eleştirilir. Lebiniz "zihnin kendi-jj(tıf yetenekler üzerinde durmuş ve sadece 'doğuştan fikirlerin var-^yetinmemiş aynı zamanda 'tüm aritmetik ve tüm geometri doğuştandır *^ı:dedrtuk biçimde bulunmaktadır' sözleriyle bu kavramı genişletmiştir; doğurtan gelen bilgilerden elde edebileceğiz tüm gerçekler hala do-; ^gelenler olarak adlandırılabilir çünkü zihin onları kendi içinden çıkabi-1^'(Lfbıniz 2007-a: 375). Leibniz'in ardından Hume, Locke'ninkinden daha şekilde ampirizme geri döner. David Hume'a göre "zihin ona jyyusal deneyden gelen izlenimleri anlamakla sınırlıdır, aynı sekansların yine-tfnııelerinden bazı alışkanlıkları edinmektedir ve nedensellik ilkesini açıkla-^ bu tıp bir alışkanlıktır. Akılcı ilkelerin mantıksal gerekliliği böylece tama-ufenimpırik bir gerekliliğe ve bir olgu gerekliliğine indirgenmiş olmaktadır" Hume 2007:378). Felsefe-i Zenân'da aklın 'ne'liği üzerinde bu tür tartışmalar gösterilmez. Sadece insanın gerçeklik düzlemiyle ilişkisinin rasyonel temeller-^ şekillendirdiğine dikkat çekilir. Bu noktada romanın başkişilerinden biri plin Akile akla, önem verişini ve meseleler karşısındaki rasyonel tavrını roman boyunca sürdürerek hayatı transandantal alandan ve apriori bilgiden uzak tutup rasyonelleştirme çabası içerisinde görünecektir.
Bununla birlikte Fazıla Hanım, kitaplardan öğrendiklerini, himayesine aldığı kızlara da öğretecektir. Akıle'den ayrı olarak yetiştirilmesi için annesi Fatma Hirm tarafından Fazıla Hanım'a terk edilen bir diğer kızcağız ise Zekiye'dir. Bu isim de bir diğer roman karakteri için yazar tarafından yine bilinçli bir şekilde bir değer yargısını ortaya koymak için tercih edilir. Bir değer yargısı olarak Zekiye ismindeki 'zekâ' felsefeciler tarafından farklı tanımlanmış ve irdelenmiştir Bergson zekânın pratik amaçlarına dikkat çekerek zekâyı "içgüdüye ve sezgiye karşı çıkan üretici bir yeti" olarak tanımlar (Bergson 2007: 207). Bergson zekânın üretmeye yöneldiğini düşünür. Bu yönüyle zekâ da hayatı rasyonelleştirici bir rol oynaj^^ü zeka "açık olarak sadece ayrık" ve 'sabitliği tasarımlar" "hangi yas^^^a olsun ayrıştırmanın ve hangi sistemde (Kursa olsun yeniden olu^^^ımrsız gücüyle' ve yaşamın doğal anlaşmazlığı tarafından' belir^^Bpn 2007:
TÜRK ROMANINDA fSLSEFl AÇIL IA1LAP
araştırma yapan Jean Piaget ise zekânın •'sadece zihin egosantrizmden düğü zaman mümkün olan ilişkilerin tersine çevrilebilirliği ve du>unen oznf ile düşüncenin nesneleri arasındaki yolların ginftlığr ile belırlenebıleceğı j» rinde durur (Piaget 2007:209).
Romanın başkişilerinden biri olan Zekiye bizzat annesi tarafından Fazılı Hanım'a getirilmiştir. Bir konağa yerleşen Fatma Hanım bu konakta kızmeı haylaz ve cahil büyümesini uygun bulmadığından kızını Fazıla Hanım a getir miş hatta masraflarını bile karşılamayı göze almıştır Felsefe-i Zenân dakı u dınlann eğitim karşısındaki bu tavrı aslında Aydınlanmacı bir tutumdur. Fazıla Hanım her ne kadar gelenekli bir eğitim almışsa da kendine eğitim için bırakı lan kızlara gelenekli olan felsefî düşüncelerden bahsetmez, genelde kitaplarda okuduğu yeni bilgi ve düşünceleri aktarır. Bu davranış aslında Aydınlanma dönemi Fransız aydınlarının tavrıdır. Fransız aydınlanması Descartes le birlikte Ortaçağla gerek felsefî düşünce temelinde gerekse kültürel kurum bazında bütün bağlarını kopararak kendi felsefî ve fikrî tutumunu belirler. Bu tutum Alman felsefî geleneğinin aksine tarihselcilık ve yorumsallıktan bağlarını tümüyle koparmak isteyerek eşsüremli bir düşünüşe sahip olur. Tanzimat ile birlikte başlayan Türk yenileşme hareketi de başlangıçta Fransız yenileşme hareketine benzer bir tarzda gelenekli felsefî düşünce ile kültürel kurumsal bazda bağlarını koparmak ister. Gelenekli kurumlan dönüştürmeyi aklından geçirmez. Bunun en bariz örneği gelenekli kurumların yanında yeni kurumla-rın kurulması ve varlığını devam ettirmesidir.
Fazıla Hanım kendi sorumluluğuna bırakılan kızları kabul ettikten sonra okuma saatlerini azaltır. Dikkatinin büyük bölümünü bu kızları yeni fikirlerle yetiştirmeye ayırır. Fatma Hanım'ın ölümüyle birlikte Fazıla Hanım Zekıye'yı evlat edinir. Böylelikle artık iki çocuk sahibi olan Fazıla Hanım, mevcut gelenekli toplum yapısının kültürün simgesel-dilsel alanında ezberi bozacak, yadırgatacak bilgi ve birikimini daha bir rahatlıkla kızlarına aktarmaya başlar. Bu fikirlerden biri Fazıla Hanım'ın evlilik üzerine düşünceleridir ki, mevcut donemin toplumsal yapısının kabul etmekte zorluk göstereceği bir anlayışı sergiler.
*tvlıliğe karşı buyuk bir nefret ve tiksinti duyan Fazıla Hanım okumaktan başka hiçbir şeyden tad almazdı. Sırası geldikçe evliliğin kötülüğünden soz ederek ve dünyada her şeyden el çekip sadece okuyarak yaşamaktaki tadları sayıp dökerek çocuklara da bu düşüncelerini aşılamaya çalışırdı" (Ahmet Mıdhat 1996 7).
faZJU Kamm'm gelenekli toplum yapısının kültürün simgesel-dilsel alanın-di en bnefTİ kurumlanndan bin olan evlilik üzerine bu düşünceleri, her ne
kadar onun mevcut kendine haarsunulu dille ve dilm taşıdığı tarihsel ve kuh
tı^el öeder yargılan ve anlamlınylı gelen kurumlara karşı kendi değer yargıla^ floruhe de aslında Lıcan psıkanah^^ kuramına göre henüz. tesettür sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder