tesettür ve felsefe toplumu konu
tesettür diyorki Bu yetkinin kapsamında, öncelikle, senyörün kendiiit-tasarruf hakkı sahiplerini karşı karşıya getiren her türlü dan yi, özellikle de bu sonuncularm ödemek zorunda oldıik vergilere ilişkin davaları, karara bağlamak bulunuyordaB» da, resmî yargı sistemlerinin mirası olan bu hakkı açıkhuE çalışmak gereksiz olacaktır. Bu hakkın gerçek kaynağım,Ie çok eski hem de giderek daha etkin bir biçimde şefe; açık söylersek, kim olursa olsun, bir başka insandan dıtîi düzeyde olduğunu belirten bir yükümlülüğü yerine getffl?' sini talep etme hakkına sahip olan kişiye ait yetkilerin turduğu kabul ediliyordu. Fransa’da, XII. yüzyılda, bir toprağın tasarruf hakkına sahip olan köylünün, bun»-yarıcıya kiraladığında, bu kiralayan kişi ödemesi gereken""miktarını ram olarak ödemediği takdirde, “başka lıiçbir konuya sirayet etmemek üzere yalnızca bu konuda adaleti sağlama” yetkisini kullanabileceğini kendi senyörünc kabul ettirdiğini görürüz.”’ Gerçek anlamda bir yargılamadan o dönemde sıkça yapılan ve genellikle hukuksal açıdan da kabul edilen alacaklının Idşisel haciz yapma uygulamasına geçişler her zaman çok iyi anlaşılmış değildi ve birçok insan bu iki kavram arasında çok açık bir ayrım yapma konusunda kuşkusuz başa-nsızlığa uğruyordu. Bununla birlikte, Fransa’da daha sonraki dönemde yargıçların toprak adaleti olarak adlandıracakları tasarruf hakkı karşılığında verilen toprak yükümlülüklerine ilişkin bu adalet, altdüzey adaletin tümünü oluşturmuyordu. Alt-diizey davalarda yargı yetldsini elinde bulunduran efendi-yar-gıç, toprakları üzerinde yaşayan insanların kendi aralarında çıkabilecek hemen hemen tüm hukuk davalarında (adli düelloya başcmrma durumu hariç olmak üzere) ve ölüm cezası gerektirmeyken küçük ve orta derecedeki suçlanna ilişkin davalarda doğal yargıç olarak görev yapıyordu: Bu, “küçük dava-lar”dan ve gerçekte çok uzun bir süreden beri efendilerin ellerinde bulundurdukları karar ve ceza verme haklarmdan miras kalan uygulamaların iç içe geçtiği bir görevdi.
Üst y'a da altdüzey davalarda adaleti sağlama yetkilerinin her ikisi de toprağa bağlıydı. Bu yetkilerin geçerli olduğu sınırlar içinde oturan herkes bunlara tabiydi, bu sınırların dışında yaşayanlar ise bunlardan muaf sayüıyorlardı. Ancak, adamdan adama bağların bu denli güçlü olduğu bir toplumda toprak ilkesi kişisellik ükesiyle sürekli bir rekabete maruz kalıyordu. Frank döneminde, kendisinden daha zayıf birini maimbour’una. alan kişi kim olursa olsun, koruması altındaki kişiye mahkemede eşlik etmek, onu savunmak ve onun adına güvence vermek bu kişinin hem hakkı hem de görevi oluyor-
' (MtuLımdu frinridi N. D. De iMidponl, cd. MARİON, no. 25,
du. Bu noktaya geldikten sonra, bu kişi hakkında ve bu cezayı ilan etme haldcının kendisine ait olduğıj''" sürmek, kolayca aülacak bir adım haline geliyordu v*' hiy^erarşinin her basamağında bu adım atili.
Kişisel bağımlılar içinde en sıradan ve en bu 1,,^^. boyun eğmiş olanlar, bağımhiık ilişkisini kuran bağın b,' niteliği nedeniyle özgür olmayanlar deme abşkanlığı edmt.tesettür miz İdmselerdi. Bu kişilerin, en azından ölüm cezası tiren bir suç işlediklerinde, “bedenleri”nin de senyörüobiiç yörlerinden başka bir yargıçlarının olamayacağı genel olarak kabul edilmişti. Bu kural, söz konusu kişileı senıej. toprağında oturmadıkları ya da senyörün kendisine bağlı j; ki tasarruf hakkı sahipleri üzerinde yaiksek adaleti sa|iî; yetkisi uygulamadığı zamanlarda da geçerliydi. Benzet iüt babadan oğula geçen kalıtsal bir bağla efendiye bağb olma dığı için kişisel olarak da daha yakın gibi görülmeyen ötebs radan bağımlı türlerine, örneğin kadm ve erkek hizmetiz; ra ya da Kilise soylularımn kentlerde kendi adlarına site:; satınalma işlemlerini yürütmekle görevlendirdikleri tüccaSr karşı da sıklıkla uygulama girişiminde bulunuldu. Uygulanır, geçirmenin güç olduğu bu hak istekleri, sürekli olarak lec sizlik ve çatışma kaynağı olmuşlardır.
XII. yüzyıla ait bir Alman belgesinde dile getkilene şünceye göre, gerçekten de, sertliğin yeni biçimi eskisiıma lerini taşıdığı müddetçe, senyörün kendi serfleri üzeıitâ mutlak yargı yetkisi, eski cezalandırma hakkımn doğalbiıi vamı gibi görülebilirdi.^^”* Buna karşın, askeri vasaller, öf adam olarak kabul edildiklerinden, Karolenj dönemde yat ca kamu mahkemeleri önüne çıkarılıyorlardı. Enazındante rik olarak böyleydi. Gerçekte ise, senyörün, bağlı arasında kavgaya neden olma tehlikesi taşıyan güçlüMfflb-
dişinin düzenlemeye çalışüğmdan; ya da güçlü bir adamın “uy-dulan” tarafından mağdur edilmiş kişilerin, hatanm giderilmesinin yolunu doğal olarak senyör nezdinde aramayı daha emin bir yol olarak değerlendirdiklerinden nasıl kuşku duyulabilir? X. yüzyddan itibaren, bu uygulamalar gerçek bir adaletin doğmasım sağladılar. Aslında, değişim, yetkilerdeki genel gelişmenin kamu mahkemeleri üzerindeki etkisiyle desteklendi ve bazen de, hemen hemen ayırt edilemez hale getirildi. Bunların çoğu, önce “onur,” ardından kabtsal fief olarak, yerel yöneticilerin eline geçti. Buraları sadık adamlarıyla şenlendirdiler; ve bazı hükümdarbklarda bu şekilde oluşan konduk mahkemelerinin nasd yavaş yavaş her şeyden önce vasalin öteki vasallerin davalan hakkında karar verebddiği gerçek bir feodal mahkemeye dönüştüğü çok net olarak izlenebilmektedir.
III.EŞİTLERİN YARGILAMASI YA DA EFENDİNİN YARGILAMASI
Özgür adamlardan oluşan bir kurul tarafından yargdanan bit özgür adam ve yalmzca efendisi tarafından cezalandırdan bir köle: Bu aynm, toplumsal sımflandırmanın altüst olması ve özellikle de, eskiden özgür olan bunca insanın serf statüsüne düşmelerine rağmen yeni bağırrdılık ilişkisi içinde eski statülerinin birçok özelliğini korumaları karşısında hiçbir şekilde varlığını sürdüremezdi. “Eşitleri” tarafından yargdanma hakkı, düzeyleri birazcık yüksek olan kişder söz konusu olduğunda bile, hiçbir zaman taraşma konusu yapılmadı. Üstelik bu, görmüş olduğumuz gibi, en basit ifadeyde ortak özgürlükten doğmuş olan eski yargısal eşitlik ilkesinde büyriik tah-ribadara yol açan hiyerarşik ayrımlaşmanın başlamış olmasına karşın geçerli bir durumdu. Ayrıca, bu örf kurah, birçok yerde, her zaman tam eşiüerden değilse bile, en azından aym
efendiye bağlı kişilerden oluşturulan kurullarca \argılau)j„ lamasının serflere varıncaya kadar tüm bağımlılar grubu çerli olacağı şeklinde gelişmişti. Seine ile Loire arasmdalj lerde, tesettür\diksek yargı, bu topraklarda yaşayan tüm niitusu,^' mak zorunda olduğu “genel duruşmalar”da uygulanmam rüyordu. Jüri üyelerine gelince,tesettür genellikle Karolenj gclC]K^_ saf haline uy'gun olarak yargısal yetkileri elinde tutan bjıtajc dan tüm yaşam bojoınca bu göreve atandtklan (bunlar hü,, vin olarak adlandırılmaktadırlar) ya da görevlerin feodaltşjp sonucunda, burada da mahkemelerde görev alma konuaıaj^ yaikümlülüğün bazı tasarruf hakkı sahiplerine kabtsalolaıatl)^ landığı görülmektedir. Başka yerlerde, senyör ya da temacj biraz rasdantısal bir yoUa, etraflarına belli başlı soylulan, b-ç “iyi adamlannı” toplamakla y'etinmiş gibi görülmektedirlaTj. bu farklılıklarm üstünde, merkezî bir olgu durmaktadır. baronluk ve seny^ödük adaletinden söz etmek uygun düştlt; Fakat bu durumun meşm kabul edilebilmesi, ancak, nebi ne de yüksek bir soyiunun hemen hemen hiçbir zaman bşj olarak yargılama işlemini yerine getirdikleri ve bunun b® senyör ya da köy efendisi için de geçerli olduğunu unutnmi koşuluyda mümkündür. Hukuku “bildiren” ya da “bulan",t bundan kuralları haürlay'an ve karadannda kullanan denmelt tendiğini anlayanız, şefin topladığı ve genellikle başkanişınıtif dğı kendi “mahkemesi’ydi. Bü İngiliz metni kendine ö;^bî ramlarla “Yargılamaya malıkeme yapar, senyör değil" dontb dir.^^^ Bu şekilde y^argılanabilnae olanağı bultman kişilere ss--lan güvenceleri abartmak kadar yok saymak da kuşkusuz îbi bir tutum olmayacaktır. “Çabuk, çabuk, bana bir yaıgıbaat mak için acele ediniz”: Sadık adamlarından Thomas Bcfitıi mahkûm edilmesini talep eden sabu-sız Henri Plantageneıbt'
Monumenta GUdhallae Londoniensis [Ro/Is C. 1, s. 66.
(liyordu.^'’ Bu sözler, şefin gücünün yargıçlann tarafsızlığına getirdiği ve her duruma göre sonsuz sayada değişiklik gösteren sınırlar gibi, tiranların en baskıcı olamnın bUe ortak yargılamayı adamasının olanaksızlığını gayet iyi özedemektedir.
Fakat, özgür olmayanların ve doğal bir asimilasyonla en sıradan bağımlıların kendi efendilerinden başka bir yargıçları olmaması gereküği düşüncesi o kadar eski bir tarihten beri bilinçlerde yer etmişü ki, kolayca silinmesi mümkün değildi. Aynca, eskiden Romahlaşrmş ülkelerde. Roma örgüüerinin izlerinden ve amlanndan destek buluyorlardı; buralarda yargıçlar yargıladıkları insanlann eşitieri değil, üsüeri sayıhyorlar-dı. Bir kez daha, aralarında seçim yapmak gereken zıt ilkelerin karşı karşıya gelişi, örf kurallarmdaki çeşitliliği ifade ediyordu. Bölgelere ve hatta köylere göre değişen bir biçimde, köylüler bazen bir heyet halindeki mahkeme, bazen de yalnızca senyör ya da çavuşu tarafından yargılanıyorlardı. Bu son sislem başlangıçta çok yaygınmış gibi görünmemektedir. Fabt, ikinci feodal çağ boyunca gelişme çok açık biçimde ondan yana oldu. Özgür tasarruf hakkı saFıiplerinden oluşan ve öteki özgür tasarruf hakkı sahiplerinin kaderi hakkında karar veren “baron mahkemesi”; bundan böyle özgürlüğü elinden alınmış olarak kabul edilen köylünün senyörün temsilcisinin kararlarına boyun eğdiği “örf mahkemesi”: İngiliz hukukçular, XIII. yüzyılda, sonuçları son derece ağır olan bu ayrımı, şimdiye dek çok daha basit nitelikteki İngiliz senyörlük-lerine özgü adlî yapıya sokmak için çaba gösterdiler. Aym şekilde, Fransa’da, Beaumanoir’ın yorumladığı biçimiyle doktrin, çok daha yaygm bir uygulamaya aykırı olarak, eşider ta-rafmdan yargılanmayı soyluların tekelindeki bir hak olarak görmek istemekteydi. Dönemin simgelerinden biri olan hi-lerarşikleşrirme, hedeflerine yargı sistemini de bağh kılmıştı.
“ ROCER DE HOVEDEN, Ciromda {Rûlls Sırits), C. I, 228,
