tesettür ve felsefi bilgisi

tesettür ve felsefi bilgisi

 en güzel yazıları yazan tesettür diyorki Lacan'a göre insar\ kendi gerçekliğini giderek usf üste yığılan metaforiaria duşunur, böylelikle kendi gerçekliğiyle düşüncesi arasında bir uçurum mey dana gelir. Ust üste yapılan metaforlar ardında bilinçdışı simgeler kalmıştır İnsan kendi gerçekliğim giderek daha toplumsallaşmış simgelerle duşunur ve dile getirirken esas çıplak gerçekliğim dile getiren simgeferi gende, bh linçdışında bırakmış olur. Kültürün simgesel düzeninin sağladığı hatta em-ooze ettiği meUforlar zmcırı,

Inırafnltftra edebi eserin varolma surecine aktarırsak^ şair ve oUn tabii ve fiziksel gerçekliği simge, imge, mecaz metafor ^*j2ewlaaktanr- Böylelikle de gerçeklik düzlemindeki varolan' ile (lujıgülyt^ yjifuicarıva Q^ç6klık âfssındâ bir yâbsncıİBşmâyı ortâ-üste yap«Un metaforlar edebî eseri daha bir estetize ederken *"^^uılffnınden de daha bir koparır. Hiç kuşkusuz bu noktada yazar ve ^ jl^ıdıii dİ ise kültürün sımgesel-dılsel alanına ait simgelerdir. Yazar ^lysımgetefi kuUar^rken kendi çıplak gerçekliğini dile getiren simgeleri ^ tfl^dtşında bırakmış olur. Kültürün dılsel-simgesel düzeninin sağla-^yti tınpoze ettiği bu metaforlar zinciri ise aslında tabii gerçekliği bas-bt$ka btf şey değildir. Lacan'ın belirttiği gibi insan biyolojik bir 'var-g^İHİurcI bir *ozr>e* olma yolunda, temel dürtülerine toplumsallaşmış vamak suretiyle ilerlerken şair ve yazar da kullandığı söz sanatları ve üirfBrtaria ker>dı gerçekliğini çoktan bilinçdışının derinliklerine itmiş olur. Bu beey açısından 'gerçeklik ilkesi' denen şeyden kastedilen 'gerçeklik' gerçeklik değil, kültürel bir gerçeklik olurken şair ve yazar bu kültürel bir katsayı daha ekleyerek yanılsama bir gerçeklik vareder.
$arwyazar da diğer insanlar gibi erken çocukluk döneminde kısa bir süre «mnp ardmdar> kültürün dilsel-simgesel alanına girmekle dolayımsız algı, riirad zevk ve mutlak tatmin alanını kaybeder. Bu devre Lacan'ın psikanali-jpbnmma göre insanın gerçek 'ne'liğine ait önemli ipuçları barındırır. Şair «^«or bununla da kalmaz dil alanına girmekle kaybettiği bu alanı, eserlerin-m metaforiarla iyice dışlaştırıp, bilinçdışına iterken aynı zamanda eserini ükıbv estetize eder. Aslında bu tavır bir nevi insanın gerçek 'ne'liğine bir tür übmoUşayı da ortaya çıkarır. Ardından bu tür bir yancılaşmayı fark eden şair «]iazir, kendine sunulu, hazır verilen dil ve bu dilin taşıdığı kültürel ve tarih-flideğer yargıları ve anlamları deforme ve reforme ederek kendi göstergele-m ve metaforlannı varedip yukarıdaki açıklanan durumun aksine bir yol kat ederek msarun gerçek ne'liğine ait bir alan olan dolayımsız algı, kökense! zevk le mudak tatmin alanı olan 'bilinçdışı'na bastırdıklarına yönelir. Bu bir nevi «dturel simgesel-dilsel bilinç alanından 'bilinçdışı'na yönelimedir.
Bu rx)ktada diğer insanlar çocukluğun erken dönemlerinde yaşantılayıp diKisorva kaybettiği mutlak tatmin, kökensel zevk ve dolayımsız algı alanının jenne dil göstergesinin, gösterenlerini yerleştirip kültürel simgesel-dilsel bir gerçekliği koyarken şair ve yazar kendine sunulu olan dil ve dilin taşıdığı kul-1M ve tarihsel değer yargıları ve anlamları dışlaştırıp, paranteze alarak kay-tNtMi mutlak tatmin kökensel zevk ve dolayımsız algı alanına dönmeye çabala ^hususta sair ve yazar da diğer insanlar gibi dil ve dilin üzerinde taşıdığı
Şâir ye yazarın, çocukluğun erken döneminde kısa bir sure ya^anar, daha sonra kültürün dilsel simgesel alanına geçişle kaybedilen mutia^ kökense! arzular ve dolayımsız algı alanına Nietzsche, Dtyonızyak br ulaşılabileceğini düşünür. Nietzsche sanatın doğuş estetiğim Apo//> -Dionizyen karşıtlığıyla sistematıze ederken akıl, uyum, düzen ve olçuyu eden Apolloncu tutumun karşısında duyguyu, coşkuyu, lirizmi ve dugmya ga meyi amaç edinen Dionizyen tavrı koyar. Bu noktada Apollonıyen-Dıonızyen karşıtlığında Lacan'ın işaret ettiği doğa-kultür, dolayımsız algı-sımgesel^^ algı, köken sel zevkler ve bu zevkleri bastıran kültürel değer yargıları ve anim-lar karşı karşıyadır. İşte bu noktada ^sanatın sürekli gelişimi bir Apoflo'ci, bm Dionysos'ca olan iki yönlülük içerir"" (Nietzsche, 1997: 13). Sanatsal yaratırryn bu iki yüzünü ve yöntemini ortaya koyan Apollon ve Dionysos mitolojik meti-forları aynı zamanda Nietzsche'nin, yanılsama ve gerçeklikle kurduğu bağlantının felsefi bir söylemi durumundadır.
Nietzsche'de 'Apollon've 'Dionysos', kavram olmaktan ziyade simgedir Bu karşıtlıkta dikkati çeken ilk nokta, Apolloncu biçimcilik ile Dionysoscu biçim yoksunluğu arasındaki belirgin fark ve karşıtlıktır. Apollon biçim verici guç, Dionysos ise Apollonün verdiği biçimleri zaman zaman yıkan kuvvettir Nı etzsche'de bu iki tanrı biçim veren ve verilen bu biçimi deforme eden karşıtlık özellikleriyle dikkati çekerler. Bir diğer karşıtlık ise 'ışıldayan tanrı', 'ışık tanrısı Apollon'un görüntüsel varlık alanı olması, müzik alanının tanrısı olan Dionysos un bu görsel alana girmemesidir. Bu iki tanrı Nietzsche’de sembolize ettiği alanlar açısından da ayrışırlar. Bu noktada Apollon görünürün tanrısıdır (Megill, 1993; 75). Apollon ve Dionysos arasındaki bahsi geçen karşıtlık rasyo-ne iğe veya kavramsallığa dayalı değildir. Ne biçim ile biçimden yoksunluk ne e görsel ile görsel olmayan arasındaki karşıtlıklar kavramsal ve rasyonel bir nnantığa bağlıdır. Bu iki tanrı arasındaki bir diğer karşıtlık ise Apollon'un yanılsama, Dionysos'un ise dolayımsız gerçekliğin tanrısı olmasıdır.
İşte bu noktada Apollon, insanı, varoluşunun acımasız ve dolayımsız gerçekliklerine karşı korumak için gerçeklik düzleminde mümkün olmayan yanılsamalar yaratır. Dionysos ise bu yanılsamaları parçalayarak gerçekliğe doğrudan ve dolayımsız bir bıçınule katılmanın yolunu açar (Megill: 1998 75). Bu İfadelerde Dionysos'un varmak istediği gerçeklik Lacan'ın işaret ettiği insanın gerçek 'ne'lik alanı olan mutlak tatmin, kokensel arzu ve dolayımsız algı alanı olan 'billnçdışı'dır. İnsanın erken çocukluk döneminde yaşantıladığı bu alan, kültürün simgesel-dilsel alanına girmekle kaybolmuştur Bu noktada kültürün simgesel-alanı insanın gerçek neliğlnın alanı değil Apollon'un kurmak istedh ğ\ yanılsamalar alanıdır,
Hic kuskusuz edebi eser, aynı amanda sembol, rtretafof ve soz sanatlanyla . ^ k kurarak oercekk^n doğrudan algrlanması karşındaki
dolayısıyla da sadece Apolloncu yanılsamalar ala-tavırla algılanabilecek gerçekliğin yerine artık yanılsamacı gösterenler ikame edildiğini belir-
Apolloncu yanılsamayı Dionysos ise gerçekliği sembolize Lacan'tn ifade ettiği gibi kültürel dilsel-simgesel alan, Dionysos •netliğin bulunduğu mutlak tatmin, kokensel arzu ve ^^^jlşaUmdır. Bu hususta Dionysoscu şenlik anlayışı, dil ve dilin taşı-ve kültürel değer yargıları ve anlamlarla yüklü yanılsamacı gerçek-ettiğinden kokensel zevk, mutlak tatmin ve dolayımsız algı alanı-^^ <kfur Bu nedenle Nietzsche, Apolloncu yanılsama dünyasının müdahaleyle yıkılmasını önemser. Apolloniyen tarz, durgun, ölçü-^lembolıze eder. O bir ışıktır, doğayı ve nesneyi görme, varolanı akılla ikil yetisine dayalı yöntemlerle şekillendirme gücü ve yeteneğidir, eğilim sanatçıyı plastike, seyirci ve bir taklitçi olmaya götürür, sjnatm ortaya çıkma serüveninde sanatçının doğaya, tabiata karışma-^jj(i¥afd»r İşte bu gücü şarap tanrısı Dionysos, simgeler. Dionysos doğanın 1224kmdısı ya da bir ana tanrıça değil de, insanın doğayla birleşmesini sağ-ggfbv araçtır İnsan ve sanat için düşünülmüş, yaratılmış bir tanrıdır (Erhat, S4) Bu noktada Dionysos, Lacan'ın işaret ettiği gibi insanın sadece ço-^ döneminde yaşantıladığı kokensel arzu, mutlak tatmin ve i0ip*m«z algı alanına, buna karşı Apollon ise insanı bu alandan koparak kül-'gfediisei-sımgesel yanılsamacı alana yönelen tanrılardır.
Rsanları, suru, özgür ve trajik insan olarak üçe ayıran Nietzsche'ye göre sa-nip tr^k insandır ve sanat trajik olanın akabinde doğar. İşte bu trajik olanı «iulamada ise rasyonel 'akıl' yetersiz kalır, sanatçıyı mutlak bilgeliğe ulaş-srimaz Bu noktada “aklın, ölçülü gücün, anlama ve kavrama yetisinin ya-«mdamsanı. sanatçıyı doğaya katacak bir başka güce ihtiyaç vardır. Bu gücü umptannsı Dionysos simgeler” (Kolcu 2008. 717). Bu noktada Dionysos tavır SMrtçmm yaratımına "büyük bir katkıda bulunan şarap, afyon, içki gibi harici npncıUr yapar Baudelaire Verlaine'e, Rimbaud'dan Nerval'e kadar bir dizi unalg bu harici uyarıcıların vaat yaratma iştiyakına teslim" olurlar (Kolcu 200B 717). özelde sanatçıların genelde ise şair ve yazarın bu tür yol ve yön-leniere başvurmalarının en önemli sebebi kendilerine hazır verili dil ve bu An taşıdığı tarihsel ve kültürel değer yargıları ve anlamlarla kurulan yanılsama gerçekliğini deforme edip, kültürün dilsel-kültürel alanına geçişle birlikte kMMıUn kokiinsel zevk, dolayımsız algı ve mutlak tatmin alanına ait bılınç-ulaşmak isteğidir. Hiç kuşkusuz insanla gerçeklik düz-
ni deforme ederek, kültürün dılsehkulturel atanır}^ geçişle Mikte kökensel zevk, dolayımsız algı ve mutlak tatmin alanına ait hıhnçdifi m nlanlanna ulaşmak için uyarıalaria rasyonel aklı askıya almaya çakşthm sanatsal yaratımda bu tur rasyonel aklı askıya alma yöntemine Dıyon^^y^ tavır denir. Bu tür Dionizyak tavırda, kültürün simgesel-dilsel gerçeklt^ kökensel arzu, mutlak tatmin ve dolayımsız algı arayışı, aklın yennt ^ coşku, 'bilinç'in yerini bilinçaltı ve bilinçdtşı, kurgunun yerini ilham ve arayıp tamamlanmış bir dilin yerine metafor ve sembole kayan müphem ve arayışm teklifsiz, şenlikli dili almıştır. Diyonizyak tavrın tercihleri her turlu de^ miyeti askıya alır, yüceltilenleri itibarsızlaştırır, hiyerarşiyi yerle bir eder
Felsefe-i Zenân'ın kahramanından Zekiye, Halep'e yolculuğu esnasında gördüğü yerlerin geçmişi hakkında kitaplardan yeterince bilgi öğrenmiştir By noktada eklektik bilginin insanın mekânı algılamasına anlamlar yükleyip bu algılamayı zenginleştirdiği fark edilir. Örneğin Halep'e giden gemi Midilli ya~ kınlarından geçerken Zekiye bu adada yaşayan, Sapphoları, Phaonları ve onların bu adalardaki maceralarını düşünür. Romanın bu bölümünde Ahmet Midhat, araya girerek bu kadınların bahsi geçen mekânlarda yaşadığı hayata yaklaşır. Yazar, onaylamadığı bu hayatı Zekiye'nin mektubunda
Bu kadınlar, düşüncelerinin yüceliğiyle beraber ne kadar alçak yaradılijlı şeymişler. Gerçi, erkeklerden nefret edişlerine hak vermeye sen de ben de mecburuz. Fakat hiç olmazsa "doğaldır diye açıklanması mümkün olan bir durumdan nefret edip de doğaya bile aykırı olanı seçmek gerçekten de ya-tadıUş alçaklığı denilecek bir şey değil midir? Bununla beraber bunların son arm» düşündüğüm zaman ağlayacak bir hale gelmedim desem, doğru soy ememış olurum. Gaddar Yunanlılar! Artık o derece hunharlık olur mu ya' vKnmet Midhat 1998; 17).
Sapho'nun M.di/li adasındaki sapkın zevk an-iınUı W y^Ş^cI'ğı zannedilen Grek edebiyatının bu
a m şam le^bosda (Lesbos). kızlar için bir müzik, şiir ve dans okulu kurarak eğmm vm ?W adi, birine duyduğa karşılıksız aşktan dolayı kendi-sm\ kava\\k\ardarı atarak mtihar ettiği bilinmektedir Saphho'nun cinsel zevk VÖryüTtQenhen>cms\ehnerneyiedişı zamanla yaşadığı yer olan Lesbos (Midilli). adasına bağ\\ o\arak lezb^en kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur iKo\cu2003-.22V\ŞteKhmet Midhat Sappho'nun bu sapkın yönelimini yukarı-dakı dade\erinde eleştirerek leohıie yaşantı arasında bir ayrım yapılması ge-tekliğine inanır. Yazara
kültürü (»sel-sîmgesel alana geçişle birlikte kaybe-bölümünde kaybedilen bu alana ait zevklerin iûikvrci dHset-stnrvgesel alanın baskın olmadığı zamanlarda Bu noktada Sappholann sapkın bir halde kendi hem-hem bu erken çocukluk döneminde yaşanan kokensel geçemediğini hem de yaşadıklan kültürel simgesel-dilsel ^ Itensei zevklerinin hafif tonlarını bile bastıracak kadar güçlü fösiergesıdir. Lacan daha da ileri giderek insanyavrusunun ya-^jıipokazammlannı kaybettiği kokensel zevkler, mutlak tatmin d9 ilaranai yerini dotduıma çabası olarak görür. jf0^ Amtoteles de tüm insanların zevki aradığı görüşündedir; çünkü ^şüiMMuzluğu içindedirler: yaşam çalışma halindeki bir hareket'tir ,ı^^B<*neQmı kendisine en zevkli gelen yöntemlerle nesnelere* uygu-dnstoteles 2007: 294). Aristoteles zevki, yaşamın bağlı olduğu umamladfğım düşünür. Böyle olunca da bütün insanlar zevki ZeıAa bv felsefi düzlemde ele alan Octave Hamelin'e göre zevk *nes-OM tarafndan kendır>e mal edilmesinin arkasına yerleşmekte ve öz-9K (bf^^Bunu ve bu özümsemeden sonra hissettiği özel biçimi ifade rtünehn 2007: 295). Zevki felsefî olarak ele alan felsefeci ve fılo-bağlamıria dikkat çekerler, örneğin Herbert Spencer zevke •cppflıun yavrusuTKjn eylemlerinin rehberliği ve duyarlı varlıkların soyla-• €tt»ebılme4en için faydalı olduğu görüşündedir (Spencer 2007: bk iyilik ve acının da bir kötülük olmadığını iddia eden şM|tape karfi çıkan düşürKeler de görülür. Male Branche'e göre "gerçek, »öiiaenmeyi, acıya katlanmayı bilmenin gerekliğidir; çünkü bize mutlulu-lifttncck oUnlar hiçbir şekilde duyumsanan nesneler değillerdir* (Branche JW7-a »1) Benzer bir tarzda Emile Durkheim de zevkin eylemin amacı ol-^■liföfyşûVLi sav\ffian hazcı eğıHmı reddeder. Durkheim'e göre eğilim zevkte Mm lemsi b« yönlendtriodir ve insan yavrusunun canlı varlığına bir de «M «Mkğı eklenmiştir (Durkheim 2007. 503). Bu noktada Felsefe-i Zenân'ın memılıiBiJuı olan Akıle'nin evlilik kurumunu bütün özgürlüklerin karşısın-ki ^ görmesi ve bu kuruma karşı aşın öfkesi neredeyse onun bir arzusu MuMMna yOkscIk Bu r>oktada Akıle'nin özgürlük noktasında kendi arzuları-* 1tkla söylc?r>ebılir
TkLijj-LİLC*nındoğrultusunda ise Sappholann kendi cinsine
^— kr Nietzsche, insana doğuşundan itibaren
nmK »KiMANtNOA fiLSİfl AÇlUMLAA
dille hazır sunulan mevcut toplumsal, kültürel ve tarihsel öeğerterm zamt^ hem bir yanılsama gerçeklik kurduğunu hem de dekadansa donv^tuğum duşunur Fakat zamanla bir dekadansa dönüşen bu değerleri insan yme ^ değerlerin kurduğu yanılsama gerçekliğinde yaşadığı için fark edemez Oekadans kavramı, Nietzsche'nın farklı felsefi söylemlerinde çürüme kar\k ğında kullanılır. Zamanla işlevsiz bir duruma gelen veya çürüyen atUakl dmi n felsefî değer yargılarının toplum tarafından yaşamda dışlaştırılıp askıya akne-maması toplumsal yapıda dekadansı ortaya çıkarır (Baykan 2000 17) Boytesi^ ne bir toplumda yaşayan sanatçılar/trajik insanlar da diğer bireyler giM "decadent toplumların enkultürasyon sürecine maruz kalmaları sonucunda içgüdüleri ile teması yitirirleri’ (Baykan, 2000: 19). Bu temas kaybı ise kışınm kendine yabancılaşması” sonucunu doğurur; çünkü bireyin doğumuyla k#fv dine sunulan dil ve bu dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlarla kurulan gerçeklik düzlemi insanın kendi içgüdülerine yabary cılaşması sonucunu doğurur. Fakat değer yargılarının dekadansa maruz kal ması, onların değişim ve gelişiminin zorunlu basamaklarını teşkil eder 8u noktada düşüş ve çürüme dönemini sembolize eden dekadans insan ya da toplumun gelişimi ve dönüşümü açısından olmazsa olmaz bir evredir; çunku Nietzsche nin benlik üzerindeki felsefî söylemlerinde “kendini ebediyen yara-tan bu diyonizik dünyası, kendini ebediyen tahrip edişin bu dıyonızık dünya ietzsche, 2002a: 500) imgesinde çürüme ve gelişme, duşuş ve yükseliş, ken* mı sürekli tekrar eden dinamik evreni bütünleyen süreçlerdir.
Ni^sche nin felsefî söylemlerinde kendi kendini sonsuza dek var ve yok kp^ İmgesiyle karşılaşılır. Bu imgede dekadans, hayatın
sembolize eder. Nietzsche'nin felsefî soy-da vnk kerjdini tekrar tekrar yaratmak için, yıkmak ya
de va^^ '^^tİHjnyetindedir. Dekadans durum aslında toplumun içerısın-dumm ^ ^ «demediği genel bir hâldir; çünkü sürü insanı için bu taciri' 0» yaşamaya başladığı dekadansı, dil ve dilin
tarihsel değer yargıları ve anlamlarla kurguladı ^ * düzleminin içinde herhangi bir konuma oturt(a)maz; çünkü
Mhsı geçen dil ve değer yargılannın kurguladığı yanılsama gerçekliği, onun, dekadansı anlamasını guçleşunr. Çunku Rene Le Senne değerlerin 'varlık'tan az değil fazla olduğunu bekıterek değedenn varlığı şekle soktuğunu, biçimlediğini kurguladığını bu nedenle de varlığın değerle açıklanması gerektiğim ilen sürer Bu hususta değer ‘öznenin ona onayım verdiği anda iyiliğini gördüğü beiifli bir değenn özünde mutlak değer gibi hareket eden mutlağın bulunuşu üstelemesi' fSenne 2007 612] «lUmma gelir İşte bu noktada sûru msanı, yaşadığı (tonyamn dekadan olduğunu fark edip bu yanılsama gerçek ktfdıâında artık ozgur «sar konumuna yükselir Bu süreç, aslında sürü..tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder