tesettür ve felsefi konusu

tesettür ve felsefi konusu

 sizlere bugün yazan tesettür dediki Sptritualızm kavramı "kelime olarak Latince 'Spiritus' kökünden gelmekte-ĞK Bizde ise, 'Ruhaniyyun, ruhaniyye, felsefe-i ruhaniyye' gibi kelime ve terim-Iffle (Uludağ 1996: 190) karşılanmaktadır. Bu noktada spiritüalizm çıkış noktası olarak varolan'dan hareket eden “maddi bir prensibi temel kabul edip, hareket noktası yapan felsefi öğretilerin aksine ruhî varlıkların veya ruhun gerçekliği öğretisinden yola çıkan spiritüalizm, genelde ruhun maneviliğini ve yüceliğini kabul eden insanda, faaliyeti her ne kadar organizmaya bağlı olsa da cevher olarak kabul ettiren bir prensibin varlığını kabul ve tasdik eden bir öğreti olarak- tanımlanabilir (Uludağ 1996. 190). Aslında spiritüalizm her ne kadar ruh un felsefesi olarak tanımlanırsa da felsefî açıdan ruh yine de varolanla Jiüb^t1ar=dırtlır Bu noktada spiritüalizm genel olarak “duyular yo-^ deneyim
şekli olan, ne de hareket halinde bulunan ruh, tın. Tanrı turundan tır> r/n varoluşunu kabul eden öğretimdir. (Cevızd 2006 1623} tinsellik aslında felsefî bir eğilim olarak ruh hakkında rasyonH getirme peşindedir. Bu noktada tinseldlik-spıritualizm gerçekliğin itibariyle tinsel olduğunu, gerçekliğin temelinde, tum evrene yayılrm^ deki faaliyet düzenin nedeni olup, evrenin varoluşu için rasyonel bir açıkin^ oluşturan Dünya ruhunun bulunduğunu öne suren metafizik öğreti, yaimjc Mutlak Tin'in varolduğunu, geri kalan her şeyin Mutlak Tin in bir urunu oki^ ğunu ya da gerçekliğin tinlerden ya da ruhlardan meydana geldiğini savunan görüş olarak ortaya çıkar" (Cevizci 2006:1623).
A'mak-ı Hayal'in kahramanı Raci romanın başlangıcında gerçeklik du2le miyle rasyonalist bir tavır içerisinde 'varolan'ı bütün diğer bireyler gibi algıiar Onun bu yaşamı içerisinde gerçeklik düzlemi üzerinde tek düşündüren evınm yakınlarında olan mezarlıktır. Aslında Raci mevcut dönemin dini değerlen içinde yetişmiş ve iyi bir öğrenim görmüş bu eğitim de onda 'sarsılmaz bir dm duygusu ve yıkılmaz bir ahlak anlayışı oluşturmuştur" (Ahmed Hilmi 2005:12) Bu sarsılmaz ve görünür değerler içinde gerçeklik düzleminde yaşayan Raci'nin iç dünyası yaşadığı hayat kadar düzenli ve sistemli değildir
'Arkadaşlarım gibi dini ilimlerden yüz çevirmeyip zahiri ve batını konularda bilgi sahibi oldum. İşte bu bilgi yığanının altında bir gun kalbimin durumu nu incelediğim zaman acayip bir karmaşa içinde olduğunu hayretle gor düm. Küfür ile iman, inkâr ile ikrar, tasdik ile şüphe arasında bir durumday dım Kalbimle inkâr ettiğimi aklımla, aklımla inkâr ettiğimi. Kabul ediyordum (Ahmed Hilmi 2005: 12).
Bu noktada Raci'nin etkisinde kaldığı en önemli duygu ve duyum yazarın da romanında 'ejdarha' sıfatını uygun ördüğü 'şüphe'dir. Hiç kuşkusuz bu şüphe' Descartes'ın Skolâstik Ortaçağ değerleri ve 'varolan'ı algılaması karşısındaki metodik 'şüphe'si değildir. Yazar 'şüphe' duyumunun önüne olumsuzluğu çağrıştıran bir imgelem koyarak zaten 'şüphe' karşıdaki tavrını açıkça ortaya koymuştur. Her ne kadar bu duyuma karşı iyi şeyler hissetmese de Raci 'varolan' üzerindeki dil ve bu dilin taşıdığı tarihsel ve kültürel, değer yargılan ve anlamların 'şüphe' ile sarsıldığını görür.
'Şüphe denilen ejderha tum bedenimi sarmıştı. Bir fikri ne kadar sağlam temeller üzerine kurarsam kurayım, şüphe ejderhası bir dokunuşta onu yerle bir ediyordu. Bari bir inkârla sabit bir noktada kalabılseydim. Ama ne gezer İnkâr başka şey, şüphe başka şey Şüphe ejderhası doğru olan her fikrin düşmanıydı. İkrar olsun, inkâr olsun, kesin olan hiçbir şeyi kabul etmiyordu' (Ahmed Hilmi 2005:12).
Bu şüphe ile yaşamını devam ettiren Raci için artık herkes için normal olan şeyieT ona 'başka türlü görünür' Bu durumda şüphe nin Descartes'te olduğu gibi Raci'yi de varolan'ı algılamada diğer insanlardan farklı patğ^^a içerisi-r>e ittiği görülür. 0, artık gerçeklik düzlemindeki varolan
acaba mümkün mu? Nereden geidık? Nereye gidiyor?* (Ahmed 14). gibi sorularla Varolan ı, değer yargılanm ve alarmianrv ı lar. Hiç kuşkusuz Raci'nin Varolan ın uzerırviekj dil ve (Mn taşı^ taüH^ kültürel anlam ve değer yargıları karşısındaki şüphe' ve sorguiami |ih» J sefî yöntemdir. Raci gerek bu şüphe sine gerekse sorgulamalmns ^ ^ fen'in cevap veremediğini düşünürken hem felsefi yöntemden hem dt sellikten uzaklaşır; çunku felsefe gerek fiziksel gerekse dHsef Varolan m ne'liğini ve bilgi sini akıl yürütmeleriyle elde eder Böylelikle Rsa nm^m^ lik düzlemini algılayışı değişir.
"İnsanın gözlerini kamaştıran çimenlerin yeşil rençt yalmzca lar e*
Mini mini kuşların cıvıltısı yalnızca bir hava titreşimi Alemlen ^ıplnai ^ ışık yalnızca her şeye nufuz eden bir dalgalanma Kısacası her şey be aoaıı tuluğun bir kanunun esiri" (Ahmed Hilmi 2005 15).
Hiç kuşkusuz bu satırlarda 'varolan'ın yüceltmelerle transar>dantal bir hdt sokularak yavaş yavaş rasyonel gerçeklik düzleminden Ortaçağ Klasik sembo lik gerçekliğe doğru eğilime geçildiği görülür Bu tur bir algılayış, ilk kez fvlırf düşünmeyi ortaya çıkaran Yunan filozoflarının doğayı algılamasıyla oldıAça farklıdır. Yunan filozofları doğayı gözlemleyip 'varolan' bilgi nesnesi yapıp bv nesne üzerinde akıl yürütmeleri ile bilgi elde ederken Raci bu tavrın tam tersr ne Varolan'ı transandantal görünüme sahip bir hale sokarak sembolik bv gerçeklik kurar. Hiç kuşkusuz Varolan'ın bu şekilde algılanışı Varolan’m ger çekliğini tartışılır hale getirir. Sonunda Raci, gerçeklik düzleminde duyu organlarıyla duyumsadığı ve deneyimlediği 'varolan'ın bir 'hiç' olduğuna vanr Böylelikle Raci ile gerçeklik düzleminde arasında rasyonel ilişkiyi kuran Varolan'ı da kaybeder. Bu nedenle artık roman boyunca Raci, gerçeklik düzleminde fiziksel 'varolan' üzerinde akıl yürütmelere tarih ustu, tarih dışı, geneigeçer nesnel ve evrensel 'ilke'yi 'öz'ü aramaz. Raci daha çok yüceltmelerle transarv* dantal hale getirdiği, dilde varolan olarak kabul ettiği üzerinde düşünmeye çalışarak metafizik, irrasyonel ve transandantal alana yönelir Raci varolan dan hareket edip 'hiç'e varırken onun vardığı bu 'hiç'e doğada karşılaştığı iki meczubun vardığı da görülür. Bu meczuplar sadece hıç'ı değil an ı zamanda onun karşıtı olan 'hep'i da konuşurlar.
"Bu jilemde olan her şey benim sıfatımdır Ben olmasaydım, hiçbtr şey olmazdı. Ben 'hep im ya da hiç'im. Ben 'hiç im ya da hep im Zaten 'h«ç' ve hep' aynıdır, tek şeydir. Fakat cahil insanlar aynı şeyi farklı isimle artfyoHar' (Ahmed Hilmi 2005 16)
Raci bu konuşmaya müdahale ederek Var' ve yok'un eşit olamayacağı 'votoian'ın hem ‘vaf hem de 'yok' olamayacağını, bu ikisi arasında farkın olması gerektiğini söyler. Bu sözler üzerine meczubun bin Raci nın kendine b$r var lık yüklediğini aslında böyle bir şeyin olmadığı cevabını^|g^ Bu sözler üzerine Raci 'var' ise 'yok' olamayacağını, yok' olmadığı
|y ncAtada Raci ve meczuplar arasında geçen 'hiçlik', 'varlık', 'heplik' ve orenrKİe geliştirilen akıl yürütmelerde geçen 'hiçlik' kavramı, ne Vafkk ve Hiçlik adlı eserinde ortaya koyduğu üzere 'varlık'ı ortaya ve ne de nihilistler ve Nitszche gibi bütün sunulu hazır verilen değer reddetmek amacına yönelik kullanılır. Bu noktada meczupların yokhık' kavramı bireyin tikel olarak kendi iradi olan bütün davranış ve gunlarmı reddetmesi anlamına gelirken Raci'de 'hiçlik' yok olma karşılığııv ^ Yine rr>eczupların varlık' kavramı varoluş'u tamamlama değil de bir ıradı olan davranış ve tutumlarını dilde 'tümel' özellikteki 'varolan' bir etkinliğine sokulmasıdır. Raci ise 'varlık'a hayatiyetini devam ettirme l^ıbv anlam yükler.
lu noktada meczuplar 'varlık'a ilişkin iki anlam yüklerler. Bunlardan biri İKinvı algıladığı gibi bir varlık olan her bireyin iradi olarak varolup kencH {tçmesi. kendi kendini yönlendirmesi olan tikel 'varlık tır. Hâlbuki meczuplara şore bu bv varlık değil yokluk'tur. Bu noktada meczupların 'varlık' olarak anmladığı ise tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer, nesnel ve evrensel ‘tümel Nfkklır Bunun adı spiritualizmde tin'dir. Onlar bu 'tümel' varlığın içinde tkeNerm bulurKİuğunu, zaten bu 'varlık'ın 'tikel'i de kapsadığını düşünerek to'nm öznel' 'tikel' 'varlık'ının aslında bu 'nesnel' 'tümel' varlık karşısında zMen yok olduğunu her seferinde Raci'ye imada bulunurlar. Bu durumu an-ivuk asimda Raci-bırey açısından bir farkındalığın farkına varma*, bir »»olüş'u gerçekleştirmedir. Eğer Raci bu farkındalığı farkederse meczuplar 9b nesnel' ve 'tümel' 'varlık'ta var olacaktır; çünkü o öznel’ tikel' olanda bir kıç' Ve' yok olduğunun farkına varacak böylelikle de tümel' ve nesnel olan ertk'ı mutlak olacaktır. Onun aslında kendinin de bir nesnel' ve tümel' varlık obuğufHJ fark etnrvesi bağımlı olmadığını da anlamasına yardımcı olacak ve bftylilikle de mutlak' 'varlık' olarak Raci için yokluk hiçlik ortadan kalkacak ^ lu noktada tikel' ve 'öznel' olarak yaşamını devam ettiren Raci asItrKİa fark tötmtdığı 'tümel' ve 'nesnel' bir varlık olduğunu fark ederek farkındalığı an-^ 'hıçBk ve yokluk tan kurtulacaktır. Pek tabu kj bu noktad. ^roluşun bİRone ulaşmadan önce de vardır Boylesıne farkındalığa v^ j||||feflektif
^surecindeki düşünceleri reflektif b.r tavırda kendisine yone-n^^'Suede kendi kendinin üzerine düşünecek, kendim fark edecek-isteğine karşı Aynalı Baba ise onun deneyimlerinin onun soru-cevapları veremeyeceğini düşünerek bu düşüncelerini Raci'ye
konuşalım. Fakat konuşmaktan ne çıkar ki! Kim bilir şimdiye kadar merkep yuklu kitap okudun. Fakat bunlardan ne anladın? Hiç değil mi? tnsanlar neyi bilirler? Zevk ve bencilliklerinin arzuladığı sanatsal birtakım şeyleri Fakat hak ve hakikat hususunda ne bilirler? Hiç! Akıl yoluyla hakkı 5utmak mümkündür. Fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım? Hüneri bir araya getirerek hikmet bilinebilir mi? (Ahmed Hilmi 2005: 20).
Baha'nın bu sözleri aslında hem gerçeklik düzlemindeki 'varolan ı (İe bu “varolan' karşısında insanlar ve Raci'nin deneyimlerini, algılarını Hçjimser niteliktedir. Zaten Raci de Aynalı Baha'nın sözlerindeki bu tavrı hemen tartı Fakat Raci bu küçümsemeye karşı çıkmak yerine onaylar bir Wfiçw«gır«
Koskoca bir medeniyetin yedi bin yıllık insanlığın çalışması neticesinde ortaya çıkan bilgiyi önemsemeyen bu garip kıyafetli delinin sözlerindeki buyuk-Kık ber^e büyük bir küçüklük hissi uyandırdı. Çok alçalmış, çok küçülmüştüm. Ağzımı açmaya gücüm yetmedi' (Ahmed Hilmi 2005: 20).
Bu ifadelerde geçen garip kıyafetli 'Aynalı Baha'nın sözleri karşısında önemsenmeyen ise yedi bin yıllık insanlığın çalışması sonucu ortaya çıkan Bionn saNp olduğu felsefî bilgidir. Raci ta başlangıcından itibaren Aynalı Babanm sözlerinin üstünlüğüne inanmış kendindeki felsefî bilgi karşısında şüpheye düşmüş görünmektedir.
Hiç kuşkusuz Aynalı Baba' adındaki 'ayna' imgesinin romanda tema açı-sndan önemli işlevleri vardır Ayna psikanalitik ve felsefî olarak 'benln-oznenin kendi üzerine yönelimsel olarak eğilmesi, modern psikiyatrinin hedef oUrak benimsediği, 'yaşananları' trajedi haline getirerek bireyin kendi ne'kk problemini yine kendinin çözmesi açısından ben'liğini fark etmesini simgeleyen bir nesnedir. Suçları trajediye dönüştürmek ise 'büyütüyor insanı, Ifuceleştıriyor* ve aynı zamanda suçların çözümüne katkıda bulunuyor. (Tura 2008 83). Aslında birey ayna' değil, aynada yansıyan aksi yle özdeşleşme kurmaktadır Bu yanılsama görüntüyle kurulan özdeşleşme aslında bireyin dedektif olarak kendi üzerine eğilip kendini fark ederek çözüme ulaşmasını sağlayacaktır. Hiç kuşkusuz 'aynanın yardımı olmadan özellikle başkalarının bıkışları aracılığıyla tanınan bir yüzle bir bedenle' kişinin kendim algılamasıyla •yüzünü ilk kez gören birinin' (Melehior Bonet 2007:16). algılaması, yani bireye! kendi ben'inın üzerine reflektif olarak eğilip kendini tanımaya çaüşması, bOyltıkle problemlerini çözmesi arasında buyuk
TÜRK ROMANINDA FaSEFÎ AÇlUMLAR
tadır. Ayna imgesi, yeni doğan 'ben'ın sadelenmiş b«r ifadesidir |y smırfı gözlemsel veri kaynağına dayanarak 'ben'm ıfenkı gelişımme umutla bakmak ve daha uzak bir ufuk çizgisinde kaba hatlanyU beni, kendini yaratan insanı ve toplumsal başarıyı sezmek (Bovvie 2007: 30).
Ayna Evresi'nden önce oral dönemdeki insan psışızmasında çocüi omnipotent (kadiri mutlak) bir eksiksizlik' yaşarken kendi ile gerçeklik düzlem arasındaki ayrımını netleştlr(e)mez. Çocukta ben' gelişmediğinden gerçekk^ duygusu' henüz mevzubahis değilöiT. Oral dönemde insan böyle bir solıpsıst (tekbenci) dönem' yaşarken bu dönemden sonra insanın kendini öteki lerden ayırdığı bir evre gelir. (Tura 2007: 73). Lacan'ın narsistık dönem diye nitelediğe 'Ayna Evresi'nde simgenin araya girmesiyle çocuk 'ötekileştirerek' kendim uzantısı kabul ettiği evrenden koparıp ''bencini oluşturmaya başlar Bu aslında bütünlüğün parçalanışı, kökensel arzuların bilinçdışı'na itilişi ve dolayımsız algılama alanının sona erişidir. Psikanalistlerin 'nirvana' olarak niteleyip ve adlandırdığı dönemin sona erişidir. 'Ayna Evresi'nde yavaş yavaş oluşmaya başlayan 'ben', 'İd' kaynaklı dürtüler ile dış gerçeklik arasında uyumu sağlar, yine aynı kaynaklı bazları dönüştürür. İnsan bu dönemde tatmin amacıyla dış gerçekliğe yöneldiğinde bir sürü hayal kırıklığına uğrayarak gerçeklik ilkesini oluşturmaya başlar.
"Ben'in dünyadan ayrışarak kendilik halini alması, anne-çocuk ilişkilerindeki “tatmin-früstrasyon" diyalektiğine dayanır. Yaşamın başında yer alan tek benci donem frustrasyonlar sayesinde yıkılır. Klasik yaklaşıma göre, eğer her ihtiyaç anında karşılanmış olsa, arkaik Ben'in gelişmesine imkân olmazdı Anne-çocuk ilişkisinin kaçınılmaz bir boyutunu oluşturan früstrasyonlar sa yesinde çocukta bir gerçeklik duygusu gelişmeye başlar. Id'in bir bolumu dönüşerek dış dünyanın koşullarını değerlendirmeye başlar" (Tura 2007: 73).
Bu bölümde bahsi geçen hayal kırıklıkları insanda gerçeklik duygusunu ve ilkesini geliştirir. Böylece 'gerçeklik ilkesi', kaybedilen dolayımsız algı, tatmin ve kökensel zevkler arayışının yerine, gelecekte vaat edilmiş tatminleri yerleştirmeye çalışır. Dış gerçeklik ile 'ben'in ayrışması aşamasında ^gerçeklik prensibinin oluşmasını koşullandıran oral früstrasyonların anneye"' bağlıdır; çünkü mutlak olarak yaşanması gereken bu früstrasyonlar içinde çocuk, oral dönemde kendi açısından tek nesne olarak algıladığı anneyi ayrıştırır. Ben ile bu nesne arası gidiş-gelişler çocuğun "narsistik omnıpotensi" yıkarken anne çocuğa tabi bir nesne" olmaktan çıkar (Tura 2007: 74). Yeni doğan çocuklarda kendi olma bilinci yerleşmediğinden henüz "ben" ile "ben" olmayan ayrışmaz
bacan, insanın "gerçeklik ilkesinin' 'söz konusu ettiği' 'gerçekliğin' doğal bir gerçeklik değil, insani, simgesel, kültürel bir gerçeklik" olduğunu iddia eder ÇTura 2001: lA). lacan'da "ben olanla Ben olmayan'ın ayrışması; yani klasik Xeot\deW\ Ben \^Wvne doğrudan simgesel düzene, bir başka deyişte Ord\pa\ düzene g«\^\e Vo^u\\andmian bir sürer; olarak' yorumlanır. "
ü İle üst Ben'in oluşumunu andaş saymak* gerekir. (Tura 2007: ^’^^Tian'da 'Ben'in bir işlevi olmaktan ziyade 'doga-kultur' karşıt-(Tura 2007: 78) Lacan. 'Ben'in içi boş bir maske' (Tura ^ıfd<dıen, tum bu yorumlan doğrulamaktadır.
narsıstık dönemi olarak kabul edilen Ayna Evresi'nde çocuk, "baş-parçalanmış olarak yaşantıladığı kendi beden imgesini çevresindekı-^^unsel imgelerinden dolayımlanarak bütünselleştirir' (Tura 2007; 80).
" *0ıdıpus* karmaşası esnasında 'yani ailenin söylemi sayesinde dilbi-
JJJ^gosteren ile temsil edildiğinde Ben’ kurulur (Tura 2007: 80).
•0^'in butun işlevi Ayna Evresi'ndeki gibi imgesel özdeşleşmeler yapmaktır Ancak bu özdeşleşmeler kültürel simgesel düzenle koşullandırılır Sözgelimi, erkek çocuğun Oidipus çıkışında "baba'sı ile özdeşleşmesi imgesel bir özdeşleşmedir, yani bir Ben işlevidir. Ancak bu özdeşleşmeyi yapılandıran simgesel bir temel vardır. Ben'i baba ile özdeşleşmeye götüren Oidıpal söylemdir Boylece Ben, bilınçdışı arzulara giderek daha toplumsallaşmış simgelerin ikame edilmesi ile yönlendirilen bir imgesel özdeşleşme işlevinden ibarettir'
(Tura 2007; 80).
Insanyavrusu, Oidipal süreç sonucunda simgesel sisteme geçerek kendini lyrar ve dille gerçeklik sistemini oluştururken aynı zamanda dili kullanması j^ılığıyla da bir yarılma yaşar. İşte bilinçdışı bu yarılma sonucunda ortaya pkar Bu noktada 'değişebilir biçimlerinin ötesinde yapı olarak ödipal feno-rnen insan varlığının evrensel ve kökten bir dönüşümüdür Oidipus ikili dolayımsız ilişkiden sembolik düzene özgü dolaylı ilişkiye' (Tura 2007; 181). geçiştir Oidipus sürecinin Lacancı yorumunda "ikili dolaysız ilişkiyi' ya da bu fakının psışizmasının temelini teşkil ettiği dönem olan 'Ayna Evresi' (Tura 2007; 182) çok önemlidir. Ayna Evresi, klasik psikanaliz teorisindeki narsissizim kavramıyla oldukça benzeşir.
'Simgesellik öncesi çocuğun çevresiyle ilişkisi ikili bir ilişkidir, Çocuk bu donemde bir başkasıyla yaşıtı bir çocukla, annesinin görsel imgesi ya da aynadaki kendi bütünsel imgesiyle imgesel yoldan özdeşleşerek parçalanmış ola rak yaşantıladığı bedeninin bütünlüğünü kazanmaya yönelir. Çocuk gerek senestezik duyumlarını gerekse hareketlerini eşgudumleyemedıği için, bedenim de bir butun olarak yaşantılamaz. İşte bu donemdeki çocuk kendinin beden imgesinin bütünlüğünü kazanmaya çalışır' (Tura 2004:182).
Lacan'a göre 'bilinçdışı' dil gibi yapılanmıştır Bu yapılanma çeşitli donem-l«nn ardından gerçekleşir. Bu dönemlerin en önemlisi Oidipus Karmaşası da çeşitli aşamalarda gerçekleşir. İlk aşamada çocuğun arzusunun simgesel'-düsel alanda olmadığı görülür. Bu devrede çocuğun temel isteği annenin arzusunun nesnesi o\rğ[^ neyle bütünleşerek, eksiksizliğe ve bütünlüğe ulaşmaktır. Bu arzu v* * 'simgesel'-dilsel öge içermeyen dolayımsız bir algılamadır. Ann^j^ Afcun. babaya gönderimde bulunması Oidipus surecini başlatır. Bu ^ ^ çocuğun hiçbir
biyotoj»»^ kökenli frusturasyonlar dille toplumsal kodda Kafma^sı'nın da ilk adımı atılmış olur. Anne göodenm yaparak çocuğu 'babanın adı' ile tanışması-soîu edilen gerçeklik düzlemindeki 'baba' değil, uzerin-«« taünırel değerler taşıyan dildeki sembolik baba dır. Dildeki ba-ve kultı^ değer yargı ve anlamlarla birlikte yasakları da üze-Çocyk sımgesef^ilsel baba yı öğrenirken baba nın üzerinde taşı-vmçâann ve ^ılamlan da beraberinde öğrenerek kökense! arzu ve Ofmm aUnvıa ket vurmaya devam eder. Çocuk otantik oarsıstık' doyuma eğilim gösterirken, annenin soylemın-^ tubi yasaklan, yasaları ve kurallarıyla gelir. 'Imgesel'in sonundaki Ayr>a ^ vocuk bk yar^Kamada kurduğu özdeşleşmelerle kendini anlamlan-»«fa kendisiyle gerçeklik düzlemi arasındaki ayrımı algıla(ya)maz, ^ ae öv «vnmdan kaynakların boşluğu fark ed(e)mez. Böylece varolan ın ^ğ0şıe gönderme yapakian tamlığın içinde mutlu bir halde yaşar. Bu tamlık döneminden sonra Oidipus Evresi ne giren çocuk, baba nın varlı-lıt urplişvKi anneyle bir tamlık üzerine kurulu olan uyumlu ikili ilişki bo-^ çıa»ku anneyle çocuk arasına baba', bir üçürKü girerken artık görülen kH »»aıada (Eagleton 2004: 203). Lacan'a göre anneyle çocuk arasına bir rionof Olarak giren baba', ontolojik' bir varlıktan ziyade dilsel, kültürel, sım-I0d m rartaforik bir varlıktır. Çünkü dildeki simgesel i vareden ontolojik' sifia deği (Mdekı babanın adı dır. Baha'nın ker>dinın veya babanın adı nın jm^Ckması çocuğu 'annenin arzusunun nesnesi olmak’ isteğini, simgesel-Jke-külturel olanın arkasına iter. Böylelikle de 'bilınçdışı' oluşmaya başlar I8IM ad rwı devreye girmesiyle birlikte çocuğun isteği olan anne için aİMOlnuk arzusu da bilinçdışı'na itilir. İşte bu noktada dilin öğrenilmesiyle ■İflir kulturel-sımgesel alana geçişle bilınçdışı r>a itilen kökense! arzuların mm boyunca eksikliği çekilir Bahsi geçen eksiklik bilinçdışt' alanını kuran mudur. BoyleMde, insan dil aracılığıyla kültürel bir özne olarak kurulmuş
Mn özne kavramıyla 'ben' kavramın» birbirinden ayırır özne kavramı % t»yutlü br kavramdır. Eşzamanlı bir ele alışta toplumsallaşmış insanı anla-» Amı aynı zamanda art zamanlı bir boyuta da sahiptir; insanın kültüre uy-pn bff varbk habne dönüşmesini özetler özne "kültürel özne'dır. Yanı kultu-m «nge düzeniyle beüdenmiş’ bireydir (Tura 2007; 184). Çocuk Ayna Evre-9nde triona varm^nlama durumuyla karşılaşır Aynadaki imgeyle butun-eşme hal bir ben çıkarsa da çocuk tam anlamıyla bir bu
sağlarta^^^^^közdeşieşme de kurgusal nitelik taşıdığından 'öz-rnmn onaya ^^^^^^onusu değildir, 'özne nin ortaya çıkması ancak esi ve simgesel düzene geçişm olması beklenme-
TUAK *OMAN»«>A Fasm AÇMJMUW
‘öznenin tum çabası Oıdipusla girö%ği kLâîürun düzeninde Murun ^ f>e girmekte yttırdiğini (narsıstık kadm mutizkhğtmi arrnnsktm adımı Ük adımm nzrststik doyumu tçm atar, fakat her adımda ondan ^ daha uzaklaşır. Lacan'm narsislik dor>emı, yanı Ayna Evresi, için her şey (relrospekt>f kuruluşuyla annesi için faMusi oknak, yara sik* olan şey olmak arzusuyla bütünsel imgesini kzzznmzk ıçm aynada hm di imgesiyle ya da başkasının, anr>esinın bütünsel imgesiyle flırtı |iı pışj^ anr^e'Çocuk Üşkisinrn dolayım sız donem$dir Bu dolayensız donemdt Imıdi. ni başkasından, anrıesînden ayırt edemediğine göre sadece br Ünal aüı yani henüz bir özne olmayan çocuk kültürün duzenme simge İe gaer Sn ge. dolayımısız ikili Mışkinin arasına giren bir uçuncudur. İşte, msan ymn na bir simge kullanarak ötekini kendinden zytrms ımkknı veren-adaidi fen imkânı bir zorunluluk oizrzk kabul ettıren-simge bir dolayım sagiayorü, at' neyi kurar* (Tura 2007: 204).
'Ayna Evresi'yte çocuk aslında kokensel arzular ve öoiayımsiz atğı alanev-dan uzaklaşıp bir eksiklik ve yokluğun içerisine düşer. İnsan bu yokluk ve ak-sikb^ özdeşleşmeler ve dille kapamaya, doldurmaya çalışırsa da bunda hiçim zaman başanlı ol(a)maz. 'Ayna Evresi' Lacan'ın 'özne' anlayışını ortaya koymak açısından önemli bir evredir. Lacan çocuğun bu evrede tanıma ve tanımama arasında bir gidiş-geliş içine düştüğünü belirtir. Çocuğun aynada gördüğü imaj hem tam ve doğru, hem de bir yansıma ve hayalidir. Tam ve doğrudur çünkü aynadaki imajda tamlık ve otorite vardır Bu imaj hayalidir, çunku yanılsama olarak görülen 'ben'in kendisinde bu tamlık ve otorite yoktur. Bu noktada *ben' bölünmesine rağnr>en çocuk bu dönemde 'yarulsama'run farkında öeğdöir, kerxiini özdeşleştirdiği nesnelerle kaybetmiş olduğu bütünlük ve tamhğt, geçici bir tamlıkla doldurmaya çalışır.
"Ayna karşısırKİa keiKkni irtcHeyen çocuğu b«r çeşit gösteren' (anlam kazan-dnöüen bir şey) ve aynada gorduğu rmgeyt de bir çeşit gösterilen olarak düşünebiliriz. Çocuğun gorduğu imge çocuğun kendi anUrm dtr Bu du rumda gösteren İe gösterien Saussure ün gösterge kavramroda okkığu gâm uyumlu bir şekilde birleşmiştir Ayna durumunu başka bir şekilde be çeştt egretieme olarak da değerlenckrebilıriz: Çocuk bir başkası Be (aynadaki ywı-sması) kendi arasında bir benzerlik keşfeder Lacan a göre bir butun olarak imgesekn yermde be imgesidir Bu varlık tarzırnia nesneler kapak bir daee içinde kendBenro surekk olarak bebirlenne yansıtırlar ve hiçbir gerçek farkk-fek veya ayrm hemız belegeıleşmemışte. Bu. ıçir>de htçiıir yoksunluk ve dış-tamaya yer olmayan be bolluk dünyasıdır Aynanm fcarşısmda duran gösteren' (çocuk) kendi yansunasmm göstereninde be bufurduk , lekesiz be taraflk bulur Henüz gösteren Me gosterfkeı, özne ile dış dünya arasında be boştuk açknamışta* (Eaglcton 2004 204)
Gerçckflk üuesinı kuran bireyde artık narsızm devresi olan mutfak tatmin; kökense» arz&Aar ve dolayımsa aigBama alanı son bulmuştur 8u nedenle kül-ItirkHimgesd gerçeldk duzterrande narsHOm tkrvana yas çunkcu "Haım. bu god adam, kendi ımgesak yansıtan ı- tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder